3819 sonuç bulundu
Uygulanan Filtreler
  • Belleten
Dergiler
Yayınlayan Kurumlar
Yayın Yılı
Yazarlar
Anahtar Kelimeler

Sultan I. İzzeddin Keykâvus’un Sinop’ta Keşfedilen Yayımlanmamış İki Kitabesi

Belleten · 2026, Cilt 90, Sayı 318 · Sayfa: 387-414 · DOI: 10.37879/belleten.2026.387
Tam Metin
Sinop, çok köklü tarihî geçmişe sahip olan önemli bir Karadeniz liman kentidir. Özellikle Karadeniz’in kuzeyindeki liman kentleriyle ve kıyılardaki diğer kentlerle tarihî ve ticari bağları bulunmaktadır. Ayrıca Türkiye’nin Karadeniz’e çıkış kapılarından da birisidir. Bu öneminden ötürü de Türkiye Selçuklularının hedefleri arasına girmiş ve Sultan I. İzzeddin Keykâvus iktidarında 1214 yılı sonlarında fethedilmiştir. Fetih sonrasında Selçuklular Sinop Kalesi’nde yoğun bir tamir ve tahkim faaliyeti gerçekleştirerek şehirde kalıcı izler bırakmışlardır. Böylelikle de Sinop’u bir Müslüman-Türk şehri hâline getirmişlerdir. Türkiye Selçuklularının Sinop’taki en önemli izlerinden biri, şehir kalesinin sur ve burçlarına yerleştirdikleri kitabelerdir. Bu kitabeler Türkiye Selçukluları hakkında çok kıymetli bilgiler içermektedirler. 2021 yılında Sinop Kalesi içinde bulunan tarihî cezaevinde Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Avrupa Birliği’nin destekleriyle gerçekleştirilen restorasyon çalışmaları sırasında gerek Sinop şehir tarihi gerekse de Türkiye Selçukluları adına yeni veriler sağlayan ve daha önce yayımlanmamış olan iki kitabe keşfedilmiştir. Söz konusu kitabeler kaynaklarda ismine rastlanmayan Selçuklu Emîri Fahreddin Erdemşâh’ı ortaya çıkardığı gibi, Amasya Valisi Mübârizeddin Behrâmşâh’ın ekibiyle birlikte Sinop’ta bilinenden daha fazla tamir ve tahkim çalışması yaptığını göstermektedir. Bulunan bu iki kitabe ile birlikte Türkiye Selçuklularının Sinop İç Kalesi içerisinde toplamda ne kadar alanda tahkim ve tamir çalışması yaptığı da daha iyi anlaşılmaktadır. Çalışmamızda tespit edilen iki yeni Selçuklu kitabesinin Arapça metinleri ve tercümeleri verilecek, ayrıca sağladıkları yeni bilgiler Sinop ve Selçuklu Tarihi açısından değerlendirilecektir.

Safevîlerin 1602 Tarihli Belh Seferi: Şah Abbas Neden Başarısız Oldu?

Belleten · 2026, Cilt 90, Sayı 318 · Sayfa: 415-446 · DOI: 10.37879/belleten.2026.415
Tam Metin
Şah Abbas hükümdarlığı süresince siyasi ve askerî birçok başarıya imza atmış, idari reformlarıyla Safevî Devleti’ni eski gücüne kavuşturan hükümdarlardan biri olmuştur. Fakat onun bu başarıları bazı kötü sonuçlanan askerî girişimlerinin ve hatalarının da göz ardı edilmesine sebep olmuştur. Bu makalede Şah Abbas’ın başarısızlıklarına örnek gösterilebilecek hadiselerden biri olan Belh Seferi’ne değinilmiş, Belh’te yaşanan yenilginin altında yatan askerî nedenler analiz edilmeye çalışılmıştır. Tarihî kaynaklar ve araştırma eserlerinden elde edilen bilgiler ışığında Şah Abbas’ın başarısız olmasının altında; ordunun sınıfsal dağılımı, sefer organizasyonunda yaşanan aksaklıklar ve coğrafi şartlardan kaynaklanan sıhhî problemler olmak üzere çok boyutlu bir sebepler silsilesinin yatıyor olduğu görülmektedir. Buna göre Şah Abbas ordusunda ateş gücünü artırmak amacıyla çok sayıda piyadeye yer vermiş ve buna bağlı olarak süvariye dayalı geleneksel ordu yapısının sürat avantajını yitirmiştir. Bu da orduyu ikmal ve iaşe bakımından tehlikeye düşürecek düzeyde sefer süresinin uzamasına yol açmıştır. Şah Abbas ayrıca düşman arazisini iyi tanımadan hareket etmiş, yolda su kaynaklarının yetersizliğiyle kötü evsafta oluşuna bağlı olarak sıhhî problemlerin yaşandığı ve buna karşı gerekli tedbirlerin alınmadığı tespit edilmiştir. Bununla birlikte makalede Şah Abbas’ın sevk ve idare alanındaki zaaflarına da değinilmiş, onun zor durumlar karşısında yaşadığı tereddüt ve kararsızlık hâlinin orduyu nasıl bozgunun eşiğine sürüklediğine yönelik tarihî vakalar üzerinden izahatta bulunulmuştur.

Three Hittite Inscribed Artifacts from Erimtan Museum

Belleten · 2026, Cilt 90, Sayı 318 · Sayfa: 345-362 · DOI: 10.37879/belleten.2026.345
Tam Metin
This study presents the first scholarly edition of three inscribed artifacts from Hittite Anatolia, currently preserved in the Erimtan Museum in Ankara. The artifacts under examination consist of a seal, a seal impression, and a fragmentary cuneiform tablet. RTI (Reflectance Transformation Imaging) studies have been conducted to obtain clear images of the inscriptions on the artifacts, and their drawings have been completed for publication. A proposed reading of the seal owner’s name is provided for both the seal and the seal impression, offering insight into the individuals associated with these objects. These identifications contribute to the broader study of glyptic in the Hittite period. In addition, the preliminary reading of the tablet fragment, despite its heavily eroded state, suggests a possible association with the corpus of the AN.TAH. ŠUM festival. While this identification remains tentative due to the fragmentary nature of the text, it offers an opportunity to investigate potential connections between this document and Hittite religious texts. The analysis of these three artifacts not only expands the extant corpus of Hittite inscriptions but also renders these artifacts accessible to all through their publication. This study exemplifies the significance of examining artifacts from private museums. Systematic documentation of these artifacts can yield valuable data for refining scholarly reconstructions of Hittite history and culture. Further research may elucidate the historical and philological significance of these artifacts using a comparative analysis with securely provenanced materials.

Kafkasya Türk Tarihi Araştırmalarında Arkeolojinin Rolü

Belleten · 2026, Cilt 90, Sayı 318 · Sayfa: 363-386 · DOI: 10.37879/belleten.2026.363
Tam Metin
Hazar Denizi ile Karadeniz arasında yer alan Kafkasya, Asya ile Avrupa’nın en önemli kesişme noktalarından biridir. Bu stratejik özelliğinden dolayı tarih boyunca içerisinde Türklerin de bulunduğu çeşitli topluluklara ev sahipliği yapmıştır. Tarihî kaynaklarda Türklerin bölgeye yerleşmesi ile ilgili bazı bilgiler bulunur. Ancak bunlara dayanarak Kafkasya’daki Türk varlığını kronolojik bir bütünlük içerisinde takip etmek pek mümkün değildir. Üstelik bazı kaynaklardaki anakronik bilgiler bölgeye Türk yerleşiminin gelişimini anlamayı zorlaştırır. Özellikle İlk Çağ’da bölgeye gelen Türklerle ilgili olarak tarihî kaynaklardaki bilgi kıtlığı, günümüze kadar ulaşan pek çok tartışmayı da beraberinde getirmiştir. Kafkasya’da yapılan arkeolojik araştırmalar, bölge tarihinin daha somut bir şekilde ele alınmasını sağlayacak buluntuların ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Bu malzemeler sayesinde tarih kaynaklardaki soyut ifadeleri netleştirebilecek kanıtlara ulaşmak mümkün olduğu gibi bölgedeki Türk izlerini daha yakından takip etme fırsatı da yakalanmıştır. Ancak bu araştırmalarda elde edilen sonuçlar daha çok kazı sonuçları raporlarında yer almıştır. Hiç kuşku yok ki bölgeye dair arkeolojik verilerin rehberliğinde Kafkasya üzerine yazılan tarihî kaynaklardaki eksiklikler tamamlanabilecektir. Böylece bölgeye Türk yerleşimi kronolojik gelişim içerisinde ortaya konulabileceği gibi bu döneme ait somut kültürel miras örnekleri de elde edilmiş olabilecektir.

Preserving A Precarious Neutrality: The Ottoman Empire and the Hundred Days Crisis

Belleten · 2026, Cilt 90, Sayı 318 · Sayfa: 487-518 · DOI: 10.37879/belleten.2026.487
Tam Metin
This article analyzes how the Ottoman ruling elite attempted to maintain their traditional policy of neutrality during the Hundred Days Crisis, which occurred between Napoleon Bonaparte’s escape from Elba and his second abdication following the Battle of Waterloo in 1815. During this volatile period, the Ottomans found themselves caught between the Allied powers, which demanded Ottoman alignment with the coalition formed against Napoleon, and Napoleon himself, who sent an envoy to the Porte to secure Ottoman recognition of his emperorship. Furthermore, the demonstrations and symbolic actions of Bonapartist French diplomats in the Ottoman capital and its periphery, such as displaying Bonaparte’s flag and wearing his imperial decorations and symbols on their clothing and diplomatic premises, led to diplomatic crises between the Ottomans and the French embassy, involving other diplomatic representations of the concerned European states. This article demonstrates that the Ottoman administration utilized its traditional policy of neutrality in European crises as a strategy to navigate these diplomatic incidents. Similar to the declaration of a republic in France after the Revolution (1792) and Napoleon’s assumption of the title of Emperor (1804), during the Hundred Days Crisis, the Ottoman administration initially adopted a wait-and-see approach and then emphasized neutrality to avoid entanglement in intra-European conflicts. Drawing on Ottoman archival documents and biographical works on Pierre Ruffin, the capable chargé d’affaires of the French Embassy, the article argues that the Ottoman policy of neutrality aimed to achieve two objectives: (1) refraining from antagonizing Bonaparte by maintaining diplomatic contact with the existing staff of the French embassy, and (2) preventing any incidents that could jeopardize Ottoman relations with the anti-Bonapartist coalition. Both objectives appeared to be met thanks to the skillful diplomatic handling of the incidents.

Yeniçeri Ağası Hasan Ağa’nın Serhâd Kalelerine Vakfettiği Kitaplar

Belleten · 2026, Cilt 90, Sayı 318 · Sayfa: 447-486 · DOI: 10.37879/belleten.2026.447
Tam Metin
Osmanlı devlet teşkilatı içerisinde hanedan üyeleri ve üst düzey devlet memurları hiçbir maddi karşılık beklemeden halkın tasarrufu için vakıflar kurmuşlardır. Bu vakıflar çoğunlukla cami, medrese, zaviye ve çeşme misali bina şeklindedir. Bazıları ise hayır işlemek için kitabı seçmiştir ki bunlardan biri de 1723-1730 yıllarında yeniçeri ağalığı vazifesinde bulunan Hasan Ağa’dır. Üstelik Yeniçeri Ocağı’nda yetişmiş olan Hasan Ağa, kitap vakfetmeye turnacıbaşı iken başlamıştır. Turnacıbaşı Hasan Ağa, vakıf kaydında beyan ettiği üzere ilme talip kişiler için bu kitapları Belgrad Kalesi’ndeki mescidine koymuştur. Bu kitapların her birine tek tek düşürdüğü kayıtta eserlerin kullanıldıktan sonra hâfız-ı kütübe teslim edilmesini, rehin olarak alınmaması, satılmaması, zimmete geçirilmemesi ve Belgrad’dan çıkarılmamasını şart koşmuştur. Belgrad Kalesi işgal edildiğinde ise kitapları kaderine terk etmemiştir. Bahsi geçen eserleri Niş ve Vidin’deki daha güvenli kalelere nakletmiştir. Akabinde Vidin’de Şeyh Medresesi’ne yerleştirilen koleksiyonuna kul kethüdası iken yeni eserler eklemeye devam etmiş ve bunların bir arada durması adına koruyucu şartlar koymuştur. Yeniçeri ağalığına yükseldiği ve ocağa dair sorumluluğunun hayli arttığı dönemde ise koleksiyonunu ihmal etmemiş, özellikle Vidin’deki vakıf kitap sayısını zaman içerisinde daha da çoğaltmıştır. Fakat XIX. asırda Osmanlı’nın Bulgaristan’daki siyasi durumunun değişmesi üzere Vidin’deki nüshaların çoğu gibi Hasan Ağa’nın vakıf kitapları da önce Sofya’ya taşınmış ve nihayetinde 1888 yılında İstanbul’a getirilerek Beyazıt Kütüphanesi’nde muhafazaya alınmıştır.

Çin İç Savaşı Sırasında Türkiye Büyükelçiliğinin Durumu ve Faaliyetleri

Belleten · 2026, Cilt 90, Sayı 318 · Sayfa: 697-742 · DOI: 10.37879/belleten.2026.697
Tam Metin
Türkiye ile Çin arasında diplomatik temsilciliklerin kurulmasının ilk adımı Nankin’de 1929 yılında orta elçilik kurulması ile atılmıştır. Yaklaşık iki sene sonra ekonomik nedenlerle kapatılan bu elçilik, 1939 yılında Çunking’de yeniden açılmış, Japon işgali ve Çin İç Savaşı gibi olaylardan etkilenmiştir. 1943 yılında büyükelçilik seviyesine yükseltilen Çunking temsilciliği, Japonya’yla savaşın sona ermesi ve Milliyetçi Çin hükûmetinin başkenti Nankin’e taşımasıyla buraya nakledilmiştir. Türkiye’nin Çin’e atadığı ilk büyükelçi Hulusi Fuad Tugay olmuştur. Çin İç Savaşı’nda komünist birliklerinin 1949 başında Nankin’e yaklaşması üzerine, herhangi bir olumsuz duruma karşı Nankin Büyükelçiliği Başkâtibi Kanton’a gönderilmiş ve burada Nankin Büyükelçiliği’ne bağlı ikinci bir diplomatik temsilcilik oluşturulmuştur. Nankin’in komünist birlikler tarafından ele geçirilip buradaki yabancı elçiliklerin kuşatılmasıyla Türkiye büyükelçiliği de durumdan kötü etkilenmiştir. Çin Halk Cumhuriyeti’ni tanımayan ülkelerin diplomatları sıradan insanlar olarak görülmüş, uluslararası ilişkilerde diplomatlara verilen ayrıcalıklar yok sayılmıştır. Bu şartlar altında faaliyetlerini sürdürmeye çalışan Nankin Büyükelçiliği, durumun tehlikeli hâle gelmesi üzerine önce Hong Kong’a taşınmış, daha sonra ilga edilmiştir. Türk diplomatları Çin’de bulundukları süre zarfında sorumluluk alanlarında çok az Türk vatandaşı olduğundan, daha çok Çin’in iç, dış ve askerî durumu hakkında raporlar hazırlamışlardır. Bu raporlarda zaman zaman Çin’in Türkistan bölgesine de değinilmiştir. Bunun dışında iki ülke arasındaki dostluk antlaşması müzakereleri, ekonomik ve ticari ilişkiler konusunda da faaliyetlerde bulunmuşlardır. Diğer yandan Çin’de olumlu bir Türkiye imajının korunması ve Boğazlar meselesinde Türk tezinin savunulması için de çaba sarf etmişlerdir. Bu çalışmada, çoğunluğu son yıllarda araştırmaya açılan Türk Diplomatik Arşivi olmak üzere birincil kaynaklara dayalı olarak, iç savaş sırasında Çin’deki Türkiye diplomatik temsilciliklerinin ve temsilcilerinin durumu ile faaliyetleri ele alınmıştır.

Mekâtib-i İbtidâîye Muallimleri Cemiyeti (1919-1925)

Belleten · 2026, Cilt 90, Sayı 318 · Sayfa: 647-696 · DOI: 10.37879/belleten.2026.647
Tam Metin
Osmanlı İmparatorluğu’nda modern eğitim sistemlerinin benimsenmesi, kurumsallaşması ve maarifteki dönüşümün bir uzantısı olarak muallimlik mesleği geleneksel yapısından ayrılmış ve profesyonelleşerek Weberyan anlamda bir statü grubuna dönüşmüştür. Bu süreç, muallimlerin özlük hakları, mesleki statüleri, çalışma koşulları ve kamu içerisindeki konumlarına ilişkin sorunları da beraberinde getirmiştir. II. Meşrutiyet ile muallimler mesleki haklarını muhafaza etmek, taleplerini kolektif biçimde ifade etmek, toplumsal konumlarını tanımlamak ve korumak ihtiyacı duyarak cemiyetleşmişlerdir. Bu araştırma, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde muallimlerin bu mesleki örgütlenme deneyimlerinden biri olan Mekâtib-i İbtidâîye Muallimleri Cemiyetini ele almaktadır. Söz konusu cemiyet ve faaliyetleri üzerine bugüne kadar kapsamlı bir araştırma yapılmamıştır. Doküman analizi metoduyla yapılan araştırmada, cemiyetin kuruluş süreci, faaliyetleri ve ilgası; cemiyet nizamnamesi, arşiv belgeleri, dönemin gazete ve mecmuaları ışığında incelenmiş, bu yolla cemiyetin tarihsel önemine ışık tutmak amaçlanmıştır. Ayrıca cemiyetin hâlihazırda kütüphane kataloglarında bulunmayan nizamnamesinin transkripsiyonu sunularak eğitim tarihi literatürüne katkı sağlamak hedeflenmiştir. Bulgular, cemiyetin düzensiz maaşlar, ağır çalışma koşulları, özlük hakları, ibtidâî eğitimin iyileştirilmesi, muallimler arasındaki mesleki dayanışma ile mesleki itibarın güçlendirilmesi gibi sorunlara çözüm üretmeyi amaçladığını göstermektedir. Cemiyet kongreler, toplantılar ve etkinlikler yoluyla eğitim sistemindeki eksikliklere karşı örgütlü bir şekilde hareket etmiştir. 1925 yılında Türkiye Muallimler Birliği ile birleşerek feshedilen cemiyet, İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde mesleki örgütlenmenin özgün bir örneğini temsil etmektedir.

I. Dünya Savaşı Arifesinde Osmanlı’da Bir Banker: Ernest Cassel ve Faaliyetleri

Belleten · 2026, Cilt 90, Sayı 318 · Sayfa: 563-602 · DOI: 10.37879/belleten.2026.563
Tam Metin
Bu çalışma, I. Dünya Savaşı’na giden uluslararası finans-politik konjonktürün önemli aktörlerinden biri olan Sir Ernest Cassel’in ekonomik faaliyetlerine odaklanmaktadır. 19. yüzyılın son çeyreği ile 20. yüzyılın ilk çeyreği arasında faaliyet gösteren Ernest Cassel, Japonya’dan Mısır’a, Uruguay’dan Rusya’ya kadar geniş bir iş çevresi kurmayı başarmış ve küresel düzeyde faaliyet gösteren bir banker hâline gelmiştir. Bu makale Cassel’in küresel finans işlemlerini incelemekle beraber, asıl odak noktasına Osmanlı İmparatorluğu’ndaki faaliyetlerini almıştır. I. Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı finans sektöründe artan Fransız ve Alman etkisi, bölgedeki çıkarlarını korumaya ve artırmaya yönelik politikalar uygulayan İngiltere’yi tedirgin etmişti. Osmanlı İmparatorluğu ile kurduğu ekonomik ve siyasi ilişkilerin seyrinin değişmeye başlaması İngiltere’yi Osmanlı İmparatorluğu’ndaki faaliyetlerini artırmaya yönelmişti. Bu noktada devreye İngiliz aristokrasisi ve iş çevreleriyle yakın ilişkileri bulunan Ernest Cassel girmiş ve İngiltere’nin Osmanlı’daki ekonomik etkisini artırma stratejisi doğrultusunda 1909 yılında Türkiye Milli Bankası’nın kuruluşuna öncülük etmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nda Fransa’nın ve Almanya’nın finansal etki alanının artmasına karşı İngiliz çıkarlarını destekleyen bir aktör olarak öne çıkmıştır. İstanbul Belediyesi’ne sağladığı krediler, Trabzon ve Samsun limanlarının modernizasyonu ve Reşadiye Zırhlısı’nın finansmanı gibi projelerde kritik roller üstlenerek I. Dünya Savaşı öncesi Osmanlı finans sektöründeki başat aktörlerden birine dönüşmüştür. Ayrıca, Osmanlı petrolleri, Cassel’in Osmanlı İmparatorluğu’nda yatırım yaptığı alanlardan biridir. Çalışma, Cassel’in Türk Petrolleri Şirketi’ndeki ortaklık meselesini ve İngiliz devletinin çıkarları doğrultusunda yürüttüğü stratejik adımları da takip etmektedir.

Rum Patrikliği ve Bulgar Eksarhlığı’nın Selânik ve Manastır Vilayetlerinde Yapılan 1912 Seçimlerine Yönelik İddiaları ve Seçim Sisteminin Yenilenmesi Talepleri

Belleten · 2026, Cilt 90, Sayı 318 · Sayfa: 603-646 · DOI: 10.37879/belleten.2026.603
Tam Metin
Günümüz siyasi hayatında halkın yönetime katılımı için vazgeçilmez hâle gelen seçimler, Fransız İhtilali’nden sonra, yeni yönetim biçimlerinin ortaya çıkmasına paralel olarak gelişmiştir. Osmanlı Devleti de I. Meşrutiyet’in ilanı ile yönetim sistemini değiştirmiş ve ilk genel seçim tecrübesini edinmiştir. 1912 seçimleri ise II. Meşrutiyet Dönemi’nin ikinci genel seçimidir. Osmanlı Devleti’nin siyasi tarihinde en şaibeli seçim olarak adlandırılan 1912 seçimleri, İttihat ve Terakki’nin iktidarında ve siyasi atmosferin gerginliği altında gerçekleşmiştir. İktidarı kaybetmek istemeyen İttihatçılar, kanunların boşluklarından yararlanarak, vaktinden önce seçimin yapılmasını sağlamış ve muhaliflerin mümkün olduğunca Meclis-i Mebûsân’a girmemesi için devletin bütün imkânlarını kullanmıştır. Seçimler ülkenin genelinde olduğu gibi Selânik ve Manastır’da da sert bir ortamda gerçekleşmiştir. Oysa her iki vilayetin de içinde olduğu Makedonya, Meşrutiyet’in ilan edildiği yer ve İttihat ve Terakki’nin gücünü aldığı bir merkezdir. Fakat bölgede İttihat ve Terakki’nin başlangıçta iyi ilişkiler kurduğu gayrimüslimler arasında, kendisine yönelik karşıtlık giderek had safhaya ulaşmıştır. Bu nedenle Selânik ve Manastır’da İttihat ve Terakki, seçimlerde muhalif gayrimüslimlerin seçilmemesi için çeşitli yollara başvurmuştur. Rum ve Bulgarlar bağlı bulundukları Patriklik ve Eksarhlık aracılığıyla seçimler ile ilgili pekçok iddiada bulunmuştur. Bu çalışmada Osmanlı arşiv kaynakları ve Türk literatürü kullanılarak, Rum ve Bulgarların Selânik ve Manastır vilayetlerinde, 1912 seçimleri sırasında usulsüzlük yapıldığına dair iddialarına ve yeni bir seçim sistemi taleplerine yer verilmiştir.