63 sonuç bulundu
Uygulanan Filtreler
  • Belleten
  • Son 2 yıl
Dergiler
Yayınlayan Kurumlar
Yayın Yılı
Yazarlar
Anahtar Kelimeler

Hitit İkonografisinde “Kucaklama Sahneleri”ne Filolojik Bir Yaklaşım

Belleten · 2025, Cilt 89, Sayı 316 · Sayfa: 819-844 · DOI: 10.37879/belleten.2025.819
Tam Metin
Hitit görsel sanatından bildiğimiz tanrının kralı kucakladığı ve “kucaklama sahnesi” (Umarmungsszene) adıyla literatüre giren kucaklama eyleminin Hitit dilinde bir karşılığı bulunmamaktadır. Bu görsel imgenin genellikle mühür baskılarında kullanıldığını görmekle birlikte Yazılıkaya kaya anıtında da büyük ölçekli bir örneği mevcuttur. Genellikle koruyucu tanrısı ile kralın yer aldığı kucaklama sahneleri tanrı kral bağını çözümleyebilmek açısından önemlidir. Kucaklama sahneleri yönetimsel anlamda kralın tanrıdan güç aldığını simgeliyor gibi görünse de kucaklama hareketinin daha çok samimiyet ve korumaya yönelik bir jest olduğu söylenebilir. Tanrı ile kral arasında gerçekleşen bu sahnelerin doğrudan bir anlatımına çivi yazılı metinlerde rastlanmamaktadır. Ancak dolaylı olarak yapılabilecek yorumlamalar neticesinde kucaklama eyleminin Hititçe karşılığının izleri sürülebilir. Bu çalışmada tanrı ve kral arasındaki özel ilişkiyi betimleyen kucaklama sahnelerindeki kucaklama hareketinin Hititçede hangi sözcüğe karşılık gelebileceği üzerine bir öneri sunulacaktır. Özellikle Hitit dinî metinlerinde sıklıkla geçen “merhamet, şefkat, acıma” anlamlarındaki genzu- kelimesi ile söz konusu kucaklama eylemi ilişkilendirilerek eylemin muhtemel karşılığının bu Hititçe sözcük olabileceği üzerinde durulacaktır. Kucaklama sahnelerinin yer aldığı çeşitli mühür baskıları ile Yazılıkaya açık hava tapınağındaki kucaklama sahnesini içeren kaya kabartması burada ele alınmıştır. Aynı zamanda Hititçe çivi yazılı belgelerde genzu- sözcüğünün geçtiği ilgili pasajlara, Hititçe ve Türkçe çevirileriyle yer verilmiştir. Ayrıca Hititçe genzu- kelimesinin sahip olduğu farklı anlamaları ile bu sözcükle ilişkili diğer formlarına da değinilmiştir.

Ḥaji Zayn-i Aṭṭār’s Ikhtiyārāt-i badī‘ī and Its Contribution to the Ottoman Pharmacopeia Literature

Belleten · 2025, Cilt 89, Sayı 316 · Sayfa: 873-902 · DOI: 10.37879/belleten.2025.873
Tam Metin
This study examines Ḥaji Zayn-i Aṭṭār’s Ikhtiyārāt-i badī‘ī, one of the leading manuscripts of 14th-century Persian pharmacopeial literature, tracing its journey in the Ottoman Empire and evaluating its impact. Ikhtiyārāt-i badī‘ī represents a rich accumulation of knowledge in medieval Islamic pharmacology, bringing together the insights and experiences of the author’s contemporaries and predecessors. Moreover, it influenced many subsequent texts in Persian pharmacopeial literature. It gained prominence in Timurid and Safavid Iran as well as Mughal India, becoming a key reference in the medical and pharmacological literature of these regions. Through trade and scholarly networks, the text reached Ottoman intellectual circles and, from the 16th century onward, became a frequently consulted source among Ottoman pharmacopeial and medical works. The similar level of interest in Ikhtiyārāt during the early modern period in Ottoman, Safavid, and Mughal territories demonstrates the circulation of scholarship between these regions and how they inherited and utilized common intellectual traditions. This study highlights the contributions of Ikhtiyārāt to Ottoman pharmacopeial literature, including its role in helping Ottoman scholars learn about the identification, preservation, and application of plant species and pharmacological minerals of Iran and Indian origin. The translation of Ikhtiyārāt into Ottoman Turkish by Muhammed Rızā is examined in comparison with similar translations of the period, exploring the reasons for its translation. Notably, the fact that this translation was undertaken in the 18th century, a time when scientific interest in Europe was gaining momentum, is one of the questions this study addresses.

Wine Production Potential and Wine Economy of the Ancient City of Perre

Belleten · 2025, Cilt 89, Sayı 316 · Sayfa: 845-872 · DOI: 10.37879/belleten.2025.845
Tam Metin
This study aims to determine the viticulture and wine production potential of the ancient city of Perre, located in Southeastern Turkey. For this, the characteristics and production models of the six wineries discovered in the city were elaborated. Then, agricultural areas in the city and its vicinity were identified and analysed by means of remote sensing, photogrammetry, and geographical information systems, using the digital elevation model. The elevation analysis yielded a total agricultural area of 180 hectares. Since it is commonly accepted that the maximum slope should be 15% for viticulture, areas with more than 15% slope were removed from the slope map made for the identified 180 hectares, leaving 130 hectares suitable for viticulture. Studies on viticulture assert that at most 70% of agricultural land is used for viticulture. Hence, the maximum area suitable for viticulture in Perre was calculated as approximately 90 hectares. Entering data into the software we developed, it was found that at most 491,400 litres of wine could be produced annually in Perre. Assuming that 10% of the produce was discarded during the production phase, the maximum amount of wine that could be produced annually was determined as 442,260 litres. The proximity of Perre to the legions positioned along the Euphrates, which formed the Roman-Parthian border, its being on a trade route, the existence of veteran soldiers settled in the city, and its becoming a bishopric centre in the Late Antiquity must have incentivized the people of Perre to produce wine on an industrial scale.

Tophâne Kasr-ı Hümâyunu

Belleten · 2025, Cilt 89, Sayı 316 · Sayfa: 903-944 · DOI: 10.37879/belleten.2025.903
Tam Metin
Top döküm merasimlerini izlemek üzere padişahların Tophâne-i Âmire’ye ziyaretlerinde kullandıkları kasır/köşkün erken tarihlerden itibaren var olduğu bilinmektedir. Padişahların istirahat etmeleri için kullanılan bu kasır, Sultan Abdülmecid zamanına gelindiğinde batılı tarzda mimariyle inşa edilen kasır ve köşklerin ilk örneği olarak İngiliz Mimar William James Smith’e yeniden inşa ettirilmiştir. Küçük bir mücevher kutusunu andırması nedeniyle İngiliz mimarlık tarihinde Bijou of Constantinople yani İstanbul’un mücevheri olarak anılan Tophâne Kasrı, Neo-Barok özellikler taşıyan, emperyal (ampir) tarzda süslü bir yapıdır. Tophâne Kışlası içerisinde yer alan kasrın inşası, dönemin Tophâne Müşiri Fethi Paşa’nın denetim ve kontrolü altında 1846 yılında başlamış ve 1852 yılında tamamlanmıştır. Kasrın dış cephe süslemelerinde yer alan silah ve kılıç gibi askerî motifler kasrın, Tophâne-i Âmire ile olan bağının önemli bir yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır. Sultan Abdülmecid zamanında sıklıkla kullanılan kasır, kendisinden sonraki padişahlar döneminde bilhassa yabancı misafirlerin ağırlandığı ve uluslararası konferansların toplandığı bir mekân olarak da tercih edilmiştir. Çalışmanın amacı, günümüze kadar ulaşan Tophâne Kasrı’nın inşatefriş süreci ile bugüne kadar tespit edilemeyen ve ilk defa bu çalışmada kullanılan inşa keşif defterlerinde yer alan inşaat, onarım ve yenilenme kayıtlarına yansıyan süreçlerini kronolojik bir akışta tahlil etmeye çalışmaktır. Ayrıca bu çalışmada Tophâne Kasrı’nın, Osmanlı Devleti’nin son zamanlarına kadar birçok tarihî olaya tanıklık ettiği organizasyonlar ve tarihî olaylar, tarih-mekân-insan hafızası çerçevesinde ele alınacaktır.

18. Yüzyılda Vezaretten İhanete Bir Osmanlı Devlet Adamı: Arifî Ahmed Paşa’nın Hayatı ve Muhallefatı

Belleten · 2025, Cilt 89, Sayı 316 · Sayfa: 993-1040 · DOI: 10.37879/belleten.2025.993
Tam Metin
Osmanlı Devleti’nde müsadere sıklıkla uygulanan bir usuldür. Özellikle nakit ihtiyacının had safhaya çıktığı 17. ve 18. yüzyıllarda müsaderenin çeşitli vesilelerle uygulandığı bilinmektedir. 18. yüzyılda malları müsadere edilen devlet görevlilerinden birisi de Vezir Arifî Ahmed Paşa’dır. Paşa, bürokraside başladığı kariyerinde reîsülküttâblığa kadar yükselmiş, ardından vezaret payesi alarak seyfiye sınıfına geçmiş ve çeşitli eyaletlerde valilik yapmıştır. III. Ahmed devrinde (1703-1730) İran’a yönelik açılan seferlere iştirak eden Arifî Ahmed Paşa, Revan’ın fethinde serasker olarak görev almıştır. Ancak Paşa hakkında bu tayinden birkaç yıl sonra sefer sırasında Osmanlı Devleti’ne ihanet derecesine varan fiilleri bulunduğu gerekçesiyle idam kararı verilmiştir. Onun idamından sonra muhallefatı da müsadere edilmiştir. Arifî Ahmed Paşa’nın yaşam öyküsünü ve muhallefatını konu edinen bu çalışmanın ana kaynaklarını Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı Osmanlı Arşivinde bulunan mühimme defterleri ile muhallefat defterleri oluşturmaktadır. Çalışma iki kısımdır. Birinci kısım dönemin kronikleri ve mühimme defterlerinden faydalanılarak oluşturulan Paşa’nın yaşam öyküsünü ihtiva etmektedir. İkinci kısımda ise Ahmed Paşa’nın muhallefatı ele alınmıştır. Bu kısımda Paşa’nın toplamda 60 bin guruşa yakın servetinin büyük kısmını oluşturan nakit para ve gayrimenkullerin yanında sahip olduğu silahlar, kitaplar ve eşyalar incelenmiştir. Ahmed Paşa’nın kayıt altına alınan menkul ve gayrimenkulleri tasnif edilmiş, ardından muhallefatla ilgili işlemlere dair bilgi verilmiştir. Yukarıda zikredilen dönemin kaynakları ışığında Arifî Ahmed Paşa özelinden hareketle bir Osmanlı devlet adamının devlet hizmetine girişi, yükselişi ve hata yaptığında muhallefatına el konularak ortadan kaldırılışı analiz edilmiştir. Bu bağlamda devletin, bürokraside bir otokontrol sistemi olan müsadere uygulamasını hangi şartlarda, hangi amaç doğrultusunda ve ne şekilde uyguladığının resmedilmesi ile muhallefat çalışmalarına katkı sunulması amaçlanmıştır.

Rise of Indigenous Ottoman Viziers in the Sixteenth Century

Belleten · 2025, Cilt 89, Sayı 316 · Sayfa: 945-992 · DOI: 10.37879/belleten.2025.945
Tam Metin
This study explores the transformation of the Ottoman vizierate in the sixteenth century, highlighting the emergence of “indigenous viziers” who rose from humble origins through the devşirme levy and palace education. Unlike earlier viziers—ulema scholars of madrasa training or Balkan and Byzantine aristocrats who maintained ties to their homelands—these new figures were entirely products of the Ottoman system. Educated in the palace school (Enderûn) and promoted through provincial and central offices, indigenous viziers embodied a unique model of state service rooted solely in loyalty to the sultan. Their careers illustrate both the centralizing ambitions of Suleyman the Magnificent and the broader Ottoman process of state-building, which replaced cosmopolitan or aristocratic bureaucrats with a cadre of palace-trained administrators whose authority could not be transferred to other dynastic contexts. By situating this development within comparative European frameworks, the article argues that the rise of indigenous viziers represents a distinctive form of meritocratic integration in the early modern world.

Mkrtich Khrimian as an Ottomanist? Disputing a Growing Trend in Armenian Historiography

Belleten · 2025, Cilt 89, Sayı 316 · Sayfa: 1079-1108 · DOI: 10.37879/belleten.2025.1079
Tam Metin
Mkrtich Khrimian (1820-1907), long recognised as a foundational figure in Armenian nationalism, also held prominent, influential religious and political roles within the Ottoman Armenian community. In recent years, however, a growing and increasingly visible trend in historiography has emerged that reinterprets Khrimian as an Ottomanist mediator and a committed proponent of Tanzimat reforms. This reinterpretation, rooted largely in his institutional engagements and interactions with the Ottoman state, portrays him as a conciliatory and adaptive figure working deliberately within the imperial framework. This article critically engages with this significant historiographical shift, reassessing Khrimian’s rhetoric and activities through a close, careful reading of his sermons, writings, and political actions—most notably the widely referenced and symbolically charged “Iron Ladle Sermon”. It argues that Khrimian’s ideological orientation aligns more closely with Armenian nationalist aspirations and sentiments than with Ottomanist ideals or reformist agendas. Drawing on a wide range of primary sources, including Artsvi Vaspurakan (a periodical edited by Khrimian), archival documents, and recent scholarship, the article highlights the nationalist content embedded in Khrimian’s discourse and explores the broader historical implications of his legacy. By challenging the emerging narrative that casts Khrimian as an Ottomanist figure, this study offers a historically grounded and analytically reflective reappraisal of his ideological trajectory.

Nikola Mavroyani: Eflak’ın Sıra Dışı Voyvodası (1786-1790)

Belleten · 2025, Cilt 89, Sayı 316 · Sayfa: 1041-1078 · DOI: 10.37879/belleten.2025.1041
Tam Metin
Nikola Mavroyani 1735 yılında Pare Adası’nda doğmuştur. İstanbul’a gelerek Kaptan-ı Derya Cezayirli Gazi Hasan Paşa’nın sarrafı Hacı Nikolaki’ye intisap etmiştir. Onun aracılığıyla da Hasan Paşa’nın himayesine girmiştir. Bu himaye, Mavroyani’nin hayatında önemli bir dönüm noktasıdır. Çünkü Eflak voyvodalığının kapıları Cezayirli Gazi Hasan Paşa sayesinde Mavroyani’ye açılmıştır. Bu doğrultuda Mavroyani’nin ilk görevi, donanma tercümanının maiyetinde yazıcı olmaktır. Türkçe, Yunanca ve İtalyanca bilen Mavroyani, yazıcılıkla yetinmemiştir. Kısa sürede efendisi Hasan Paşa’nın gözüne girmiş ve kendisini voyvodalık yolundaki basamaklardan biri olan donanma tercümanlığına terfi ettirmiştir (1770). Donanma tercümanlığını yaklaşık on altı yıl sürdüren Nikola Mavroyani, bu vazifesi sırasında nüfuzunu daha da arttırmıştır. Güven ve itimadını kazandığı hamisi Cezayirli Gazi Hasan Paşa’ya voyvodalık için baskı yapmıştır. Hasan Paşa da elinden gelen çabayı göstermiş, Mihalaki Bey’e kâğıtlar göndererek Eflak voyvodalığından çekilmeye zorlamıştır. Mihalaki Bey de hastalığını gerekçe göstererek can korkusundan istifa etmiştir. Akabinde de kâğıt üzerinde divan tercümanı gösterilen Mavroyani, alışılmışın dışında olarak 7 Nisan 1786’da Eflak voyvodalığına tayin edilmiştir. Nikola Mavroyani Eflak voyvodalığını sıra dışı bir yolla elde etmiştir. Yine de o devletine sadık bir bendedir. Göreve getirilmesinden kısa süre sonra başlayan Osmanlı-Rusya-Avusturya Savaşı’nda üstlendiği rol de bunun göstergesidir. Fakat savaşın getirdiği zorlu koşullar ve hamilerinin düşüşü, Mavroyani’nin kariyerini olumsuz yönde etkilemiştir. Hırsları ve yanlış adımları dolayısıyla güvendiği çevrelerin desteğini kaybeden Mavroyani, 30 Eylül 1790’da devlete ihanetle suçlanarak Rusçuklu Şerif Hasan Paşa’nın emriyle katledilmiştir.

Arşiv Belgeleri Işığında Heimei Maru Japon Gemisi: Esir Türkler İçin Yürütülen Diplomatik Faaliyetler

Belleten · 2025, Cilt 89, Sayı 316 · Sayfa: 1159-1184 · DOI: 10.37879/belleten.2025.1159
Tam Metin
Bu çalışmada, Türk İstiklal Harbi devam ettiği sırada Sibirya’dan yola çıkan ve 1.000’den fazla Türk esirini taşıyan Heimei Maru adlı Japon gemisine dair yaşananlar, arşiv belgeleri ışığında ele alınmıştır. Heimei Maru gemisindeki kişiler, Birinci Dünya Harbi’nin sona ermesinden sonra esir alınan Türklerden müteşekkildi. Esir Türklerin kurtarılması için başta Osmanlı Devleti olmak üzere, diğer devletler ve uluslararası kurumlar sorumluluk üstlenmişlerdir. Bu çalışmada, Yunanistan’ın, esirleri çok kötü şartlar altında tuttuğu ve Anadolu işgali sırasında esirler üzerinden diplomatik üstünlük elde etmek için her türlü yola başvurduğu ortaya konulmuştur. Ancak bir müddet sonra, artan baskılar sonucunda Yunanistan, çoğunluğu yaşlılar, kadınlar ve çocuklardan oluşan 400 kişilik bir grubu, İstanbul’a göndermek zorunda kalmıştır. Geride kalan esirler ise İtalya’ya nakledilerek, Asinara Adası’ndaki esir kampında tutulmaya devam edilmişlerdir. Makalede, İtalya’daki esir kampındaki şartların oldukça kötü olduğu ve İtalya Hükûmeti’nin, esirlerin ihtiyaçları konusunda gerekli özeni göstermediği üzerinde durulmuştur. Ekonomik çöküntü içerisinde olan Türk Hükûmeti’nin, bu zor şartlar altında bile esir Türklerin masraflarını karşılama konusundaki çabalarına dikkat çekilmiştir. Esir Türklerin, İstanbul’a getirtilmeleri için her türlü diplomatik yolun denenmesine rağmen Yunan yönetiminin, sert tutumu sebebiyle esirler, uzun bir dönem boyunca esaret altında kalmışlardır. Uluslararası Kızılhaç Komitesi, Osmanlı Hilâl-i Ahmer Cemiyeti ve Milletler Cemiyeti yetkililerinin yoğun uğraşları sonucunda Haziran 1922’de esir Türkler İstanbul’a dönebilmişlerdir.

Sovyet Kaynaklarının Ötesi: Alman Diplomatik Raporlarında Kazakistan’da Büyük Kıtlık (1930-1933) Analizi

Belleten · 2025, Cilt 89, Sayı 316 · Sayfa: 1185-1214 · DOI: 10.37879/belleten.2025.1185
Tam Metin
1931’den 1933’e kadar Sovyetler Birliği’nin neredeyse her bölgesini etkisi altına alan ve Kazakistan’da da yıkıma yol açan Büyük Kıtlık uzun yıllardır Sovyet arşiv belgeleri üzerinden hem Türk literatüründe hem de batı literatüründe araştırılmaktadır. Güncel çalışmalar Sovyetler Birliği içerisinden bilgi alabilmenin oldukça zor olduğu yılları kapsayan kıtlık sürecinde Alman diplomatik raporlarının da farklı bakış açılarını belirlemede, kıtlığın çok yönlü doğasını aydınlatmada ve trajedinin daha kapsamlı bir şekilde anlaşılmasında katkıda bulunabilecek incelikli içgörüler ve söylemler içerdiğini göstermektedir. Ancak Büyük Kıtlık çalışmalarının başında olduğu gibi Alman raporlamalarının kullanımı da Ukrayna ve çevresine odaklanmıştır. Bu bakımdan Kazakistan içerisinden kıtlık yıllarına ilişkin Alman arşivlerinin ortaya çıkarılması ve Sovyet dışı kaynakların ötesine geçilerek Alman perspektifinin incelenmesi, dönemin raporlamalarında muhaceretteki millî aydınların da fikir dünyasını etkilemiş olan içgörüleri analiz etmede fayda sağlayacaktır. Bu çalışmada özellikle Alman kaynaklarının Sovyet arşiv belgeleri ve güncel çalışmalarla ne ölçüde örtüştüğü ya da çeliştiği, Kazak halkının trajedisinin nasıl algılandığı mercek altına alınmaktadır. Bu bağlamda Kazakistan’da Büyük Kıtlık sürecinin tarihsel olarak yeniden değerlendirilmesine ve seçenekli bir kaynak kullanımının geliştirilmesine katkıda bulunulması amaçlanmıştır.