2 sonuç bulundu
Dergiler
Yayınlayan Kurumlar
Kutadgu Bilig’de Sessizlik: Ontolojik Bir Yapı, İktidarsal Bir Araç ve Anlamın Sessiz Kurulumu
Türk Dili Araştırmaları Yıllığı - Belleten · 2026, Sayı 81 · Sayfa: 1-34 · DOI: 10.32925/tday.2026.142
Özet
Tam Metin
Kutadgu Bilig’de sessizlik, iletişimsizlik ya da kişisel suskunlukla sınırlanan bir anlatı unsuru olmaktan çıkar; çok katmanlı, disiplinlerarası biçimde çözümlenebilecek bir düşünsel yapı olarak belirir. Eserde sessizlik, bir yandan dilin ve anlamın sınırında beliren, diğer yandan siyasal iktidarın, etik terbiyenin ve metafizik sezginin kurucu zeminine dönüşen dinamik bir boyut kazanır. Bu çalışma, sessizlik kavramının Kutadgu Bilig’de nasıl işlevselleştiğini ve bu işlevlerin metindeki karakterler, temalar ve ideolojik yapılarla nasıl iç içe geçtiğini analiz etmektedir. Sessizlik, bazen hükümdarın stratejik sükûnetinde bir yönetsel ağırlık biçimi olarak, bazen vezirin ölçülü konuşmasında dilin denetimi olarak, bazen bilgenin eksiltmeli anlatımında anlamı derinleştiren bir yapı olarak, bazen de zahidane suskunlukta hakikatin dil-dışı tecrübesi olarak temsiliyet kazanır. Ontolojik düzlemde sessizlik, hakikatin dile gelmeyen yönlerini sezdirirken; epistemolojik düzlemde bilgi aktarımını eksiltmeli biçimde yapılandırır. Toplumsal ve politik düzeyde sessizlik, rızaya dayalı iktidar üretiminin ve habitusun göstergesidir. Kuramsal düzlemde Heidegger’in “sahici susma” ve “dilsiz hakikat”, Derrida’nın “différance” ve söylemsel boşluklar, Foucault’nun mikro iktidar ve normatif sessizlik, Bourdieu’nün dilsel habitus ve meşru söz pratiği ile Deleuze’ün yaratıcı sessizlik ve fark üretimi kavramları merkeze alınmıştır. Karakter temelli anlatı çözümlemeleri, kuramsal yapı ile bağdaştırılarak çok katmanlı bir okuma önerilmiştir. Grafik ve tablo verileriyle desteklenen analiz sonucunda sessizlik, eserde bir anlatım tercihi olmaktan çıkarak metnin varlık görüşünü ve anlam rejimini kuran asli bir düşünce biçimi olarak değerlendirilmiştir.
Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım ve Özne-İktidar İlişkisi
Erdem · 2020, Sayı 79 · Sayfa: 129-148 · DOI: 10.32704/erdem.838717
Özet
İnsanlar toplumları inşa ederken ortak bir yaşam düzeni kurmayı hedeflerler. Bu ortak yaşam düzeni belli bir süre sonra kendini kabul ettiren bir mekanizma haline gelmiştir. Bu süreçte öncelikle teolojik temelli bir ön kabul düzeni kurarken sonra aklın ön plana alındığı bir ön kabul düzeni inşa edilir. Her iki düzende de insanın birey olmasının engellendiği ortaya çıkar. Nitekim iki medeniyet de kendi istekleri doğrultusunda biçimlendirdiği bireyler yaratmayı hedefler. Bu durum karşısında kendi ontik yapısını inşa eden bireyler toplum tarafından yabancılaştırılır, bu yabancılaştırma sistematik düzeyde işletilerek bireyin ontik yapısı ehlileştirilmeye çalışılır. Bu durum istenen düzeyde gerçekleşirse toplum tekrar kabul mekanizmasını çalıştırır. Eğer istendik özne olunmazsa sıkıntı, bunalım hali ile yaşamaya mahkûm edilirler. Bu mahkûmiyet süreciyle birlikte kendiliğinin farkına varan birey bu süreçten sonra istese de istendik özne haline gelemez.Toplumla birey arasında oluşan bu çatlak belli bir süre sonra bireyi mücadele etmeye zorlar, bu mücadele önce pasif isyan biçiminde olsa da ontik serüven sayesinde isyana ve bireyin inşasına kendini bırakır. Kendini inşa etmeye başlayan birey öncelikle toplumsal normlar ve kendisi arasındaki uçurumu anlamaya çalışır. Uzun bir anlama serüveninden sonra bu durumun gerçekleşmeyeceğini anlar. Çünkü çağ itibariyle modernleşen toplumlar insanı bireysel yolculuktan alıkoymakta ve tekdüzeleştirmektedir. Bu durumun farkına varan birey akıl ile ruh arasında sıkışıp kalacak, her ikisinden de istediğini alamayacaktır. Modern toplumların yaratmaya çalıştığı bireyler, adeta bir makine gibi yaşamaya zorlanmakla birlikte isyan halinde deli yaftası adı altında akıl hastanelerine kapatılacaklardır. Nitekim akıl hastanelerinin de aslında bir tedavi merkezinden ziyade modern toplumların sosyolojik olarak oluşturduğu kurumlar olduğu burada ortaya çıkar.
Bu sosyolojik kurumun yegâne görevi modern toplumun kurallarına uymayan bireyleri bir uyum sürecine tabii tutarak normalleştirmedir. Normal yani doğduğu andan itibaren modern toplumun kurallarını ön kabulle hayatına katan bireylerin reddiyle oluşacak kaotik durum böylece engellenmiş olacaktır. Fakat engellenen ve tekdüzeleşen birey bu süreçle birlikte yaratıcılığını kaybederek insanoğlunun en önemli özelliği olan soru sorma ve cevap arayıp bulma dürtülerinden de olacaktır. Böylece kendi olamayan birey kendine ait olmayan aslında soyut olan kuralların var ettiği toplumda yaşamak zorunluluğu yaşar. İster istemez bu yapay toplum karşısında farkındalığı olan bireyler kendini bir acı içinde bulsa da asıl sıkıntının toplumlar içinde yalnız kalarak veya yalnızlaştırılarak yaşamak ile yüzleşmek zorunda kalınması fikrini içselleştirir. Bu çalışmada istendik özne yapılmak istenen yani gözlerini kapayıp vazifesini yapması beklenilen bireyin toplumsal, edebi izleri Haldun Taner’in Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım adlı eserinden hareketle sürülecektir.