3 sonuç bulundu
Uygulanan Filtreler
  • Atatürk Kültür Merkezi
  • Son 2 yıl
  • literature
Dergiler
Yayınlayan Kurumlar
Yayın Yılı
Anahtar Kelimeler

Roman, Tiyatro, Opera Üçgeninde Aşk-ı Memnû

Erdem · 2025, Sayı 89 · Sayfa: 209-236 · DOI: 10.32704/erdem.2025.89.209
Tam Metin
Aşk-ı Memnû romanı Halid Ziya Uşaklıgil tarafından 9 Şubat 1899’dan 17 Mayıs 1900’e kadar 66 sayı boyunca Servet-i Fünûn dergisinde tefrika edilmiştir. 19. yüzyılda roman olarak yazılan, 21. yüzyılda tiyatro sahnesine taşınan ve yine 21. yüzyılda opera şeklinde yeniden düzenlenen Aşk-ı Memnû klâsikler arasında yer almış nadide bir eserdir. Roman Osmanlı İmparatorluğu’nun uzun süredir devam eden gerileme döneminde geçen hikâyesi ile insan doğasının karmaşıklığını, tutkuların ve arzuların ne kadar güçlü olabileceğini gözler önüne sererken, geleneksel ve modern değerler arasında sıkışan bireyin batılılaşma çabasıyla beraber toplum yapısındaki değişimleri de gözler önüne sermektedir. Uşaklıgil, Osmanlı toplumunu İstanbul’un sosyal dokusu içinde dil ve üslûbundaki incelik ile birleştirince ortaya edebi değeri ile klâsikler arasında yer alan eşsiz bir eser ortaya çıkmıştır. Aşk-ı Memnû romanı, tiyatro ve opera uyarlamaları aracılığıyla canlı performans sanatlarının ifade olanakları doğrultusunda yeniden biçimlendirilmiştir. Tiyatro sanatı, yapısal özellikleri gereği, romanın derinlikli psikolojik çözümlemelerini ve karakterler arası çatışmaları karşılıklı diyaloglar yoluyla sahneye taşırken; opera sanatı ise çok sesli müziğin dramatik etkisiyle karakterlerin içsel dünyalarını ve duygusal gerilimlerini izleyiciye daha yoğun bir biçimde aktarabilmiştir. Bu makalede, Aşk-ı Memnû romanının yapısal özellikleri incelendikten sonra, eserin tiyatro ve opera sanatlarına uyarlanma sürecinde geçirdiği dönüşümler ele alınacaktır. Roman, tiyatro ve opera türleri arasındaki benzerlikler ve farklılıklar karşılaştırmalı olarak analiz edilecek; her üç türde de ortak biçimde yer alan sahneler özellikle vurgulanacaktır. Ayrıca, roman metninden bağımsız olarak uyarlamalarda yer verilen yeni sahnelere değinilecek ve bu sahnelerin esere dâhil edilme gerekçeleri tartışılacaktır.

Ziya Gökalp’in Küçük Mecmua Devresi

Erdem · 2025, Sayı 89 · Sayfa: 277-303 · DOI: 10.32704/erdem.2025.89.277
Tam Metin
Osmanlı-Türk siyasi düşünce tarihinin en önemli figürlerinden Ziya Gökalp, Millî Mücadele’nin uzun bir evresini Diyarbakır’da geçirir. 29 Mayıs 1919’dan 30 Nisan 1921’e kadar sürgün yaşadığı Malta’dan döndükten sonra kısa bir süre Ankara’da görev yapıp Diyarbakır’a geçer. Hakkındaki soruşturmalar ve ailevi nedenlerle çok defa ayrılıp döndüğü Diyarbakır’da bulunduğu farklı dönemlerde önemli roller üstlenen Gökalp’in hayatında bu şehrin ata yurdu olmaktan öte bir yeri olduğu görülür. Hayata dair ilk izlenimlerini ve dünya görüşünü oluşturduğu gençlik yıllarından başlayarak, Diyarbakır’da otorite boşluğundan faydalanarak halkı huzursuz eden zorbalarla ve bunlara destek olan yönetimle mücadele eder. 1909’da Selanik’te düzenlenen İttihat ve Terakki’nin ikinci büyük kongresine Diyarbakır delegesi olarak katılır ve 1910’da Diyarbakır Vilayeti Maarif Müfettişliği’ne atanır, aynı yıl içinde yine Selanik’te yapılan İttihat ve Terakki’nin üçüncü kongresine Diyarbakır delegesi olarak katılarak Merkez-i Umumi Azalığı’na seçilir. I. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele’ye sahne olan on yıllık bir sürenin ardından son defa döndüğü Diyarbakır’daki mesaisini kültürel ve siyasal çalışmalara ayırır. Gençleri ve eğitimcileri şehirdeki kültürel ve folklorik malzemeyi toplamaları için organize eder; siyasi toplantılar düzenler. Şehir halkını aydınlatmak için Gece Dersleri’yle işe başlayan Gökalp, düşüncelerini yurt çapında duyurmak için Küçük Mecmua adlı haftalık dergiyi çıkarır. Pek çok halk masalını, inanışı ve türküyü ilk defa bu dergide yayımlar. Dergide çıkan yazılarıyla Anadolu insanını aydınlatma ve yeni kurulacak devletin bilim, kültür ve sanat politikalarını belirleme amacı güden Gökalp, başta Millî Mücadele olmak üzere okurlarını aktüaliteden güncel gelişmelere, felsefeden edebiyata, halk inanışlarından uluslararası siyasete pek çok farklı konuya değinir. Lozan öncesinde Dr. Rıza Nur’un ricası üzerine başladığı Kürt aşiretleri üzerindeki çalışmalarını tamamladıktan sonra Arap ve Türkmen aşiretlerini incelemeyi planladığı hâlde ömrü vefa etmeyen Gökalp, kurulacak yeni devletin sosyolojisini Diyarbakır örneğine dayandırır ve bu şehri bir deney laboratuvarı gibi ele alır. Eylül 1921-Mart 1923 arasını kapsayan Diyarbakır’daki bu son ikameti Gökalp’in edebî ve düşünsel bakımından en verimli dönemlerinden biridir. İki yıldan kısa süren Küçük Mecmua mesaisinin ardından tekrar Ankara’ya dönen Gökalp, 1923 yılı içinde yayımlanan Türk Töresi, Altın Işık, Doğru Yol, Hâkimiyet-i Milliye ve Umdelerinin Tasnif, Tahlil ve Tefsiri adlı eserlerinde ürettiği kavram ve düşüncelerinin büyük kısmını ilk defa bu derginin sayfalarında okurlarıyla paylaşır. Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak’taki (1918) Turancı görüşlerini geride bırakarak en önemli eserleri arasında görülen Türkçülüğün Esasları (1923) ve Türk Medeniyet Tarihi’ndeki (1925) tarih anlayışı ve özellikle Türkçülük düşüncesi üzerinde duran Gökalp’in zihinsel evriminin geldiği son noktayı imlemesi ve onun fikir hayatının gelişiminin anlaşılması bakımından Küçük Mecmua’yı hemen tek başına çıkardığı devrenin titizlikle incelenmesi gerekir.

Batı Etkisinde Türk Edebiyatı Batı Şiiri Etkisinde Türk Şiiri

Erdem · 2024, Sayı 86 · Sayfa: 141-156 · DOI: 10.32704/erdem.2024.86.141
Tam Metin
Türk modernleşmesi tarihinde yeni Türk edebiyatının inşası ve Türk şiirinin modernleşmesi meseleleri çok önemli bir yer tutar. Modern Türk edebiyatının Avrupa merkezli Batı “medeniyeti” etkisinde doğduğunu söylemekle Batı “edebiyatı” etkisinde bir Türk edebiyatından bahsetmek birbirinden farklı iki düşüncenin dile getirilmesi demektir. Yine Batı “edebiyatı” tesirinde bir Türk şiirinden bahsetmekle Batı “şiiri” etkisinde bir Türk şiirinden bahsetmek de farklı olacaktır. Bu sebeple “Batı medeniyeti” ve “Batı edebiyatı” tamlamalarının farklı içerikleri isimlendirip farklı tesir alanlarına işaret ettiklerini ve edebiyat şiir ayrımını yapmanın zaruri olduğunu söylemek gerekmektedir. Batı sanatı / şiiri, aynı zamanda Batı medeniyetine karşı söz konusu medeniyetin kendi içinde doğmuş güçlü bir eleştiri anlamına gelmektedir. Dolayısıyla Batı “şiiri” etkisinde gelişmiş bir Türk şiiri için yapılan ‘Batı etkisinde gelişmiş Türk şiiri’ isimlendirmesi eksik ve yanıltıcıdır. Bu konuda Batı veya Batı medeniyetinin etkisinden değil Batı sanatı ve şiirinin etkisinden bahsetmek daha doğru olacaktır. Yapılacak bir edebiyat ve şiir ayrımı ise meselenin daha açıklıkla kavranmasını sağlayacaktır. Ayrıca modern Türk şiirinin en belirgin vasfının Batı şiiri etkisinde kaldığını iddia etmek de yanıltıcı olmuştur. Türk şiiri, modernleşmesini gerçekleştirirken kendine mahsus bir şiir düşüncesi geliştirmeyi başarmıştır. Poíêsis düşüncesiyle tanışmak Türk şairlerin modern Türk şiirine mahsus bir poíêsis üretmelerine sebebiyet vermiştir. Modern Türk şiirinin ilk dönem sanatçıları kökünü Yunan felsefesinde bulan Türk şiirine mahsus bu poíêsis düşüncesiyle edebiyatın ve şiirin (sanatın) halkın hizmetinde olması gerektiği düşüncesini savunmuşlardır. Böylelikle şiir, Türk kültür varlığının modern dünya içinde yer alıp mevcudiyetini devam ettirme imkânlarını yoklamak işini uhdesine alarak doğrudan bir amaç (kátharsis) edinmiştir. Sonraki dönem sanatçıları ise “sanat sanat içindir” iddiasında olmakla beraber şiirlerinin arkasında Türk duygusunun olduğunu, edebiyatların ait oldukları milletlerin karakterine sahip olmaları gerektiğini dile getirmişlerdir. “Sanat için sanat” düşüncesini savunan Servet-i Fünûn şair ve yazarları dahi bir millete mahsus edebiyatın en büyük üstünlüğünün milliyetinin seciyesine maruz olması, zevahiri ne olursa olsun akan kanının ait olduğu ırkın kanı olması gerektiği hususunda hemfikirdiler. Bu düşünceyle nesir ve şiir, Türk kültür varlığının modern dünya içinde var oluş mücadelesinin imkânlarını yoklama işine hasredilmiştir. Bununla birlikte çok eski bir geleneğe sahip Türk şiirinin modernleşmesi roman, deneme, tiyatro gibi türlerin ilk örneklerinin verilmesinden ve Türk edebiyatının modernleşmesinden farklıdır. Türkçede roman, tiyatro gibi türlerin oluşması klasik Türk şiirinin olanca kazanımlarının ve olanaklarının devreye sokulması suretiyle başarılmıştır. Türk şiirinin modernleşmesi, Türk modernleşmesi içinde Türk romanı, hikâyesi, tiyatrosundan müstakil olarak değerlendirilmelidir. Bu makalede yukarıda özetlenen değerlendirmeler eşliğinde şu problemlere odaklanmak istenilmiştir: 1- “Batı” etkisindeki bir Türk şiirinden / edebiyatından bahsetmekle “Batı şiiri / sanatı etkisindeki” bir Türk şiirinden / edebiyatından bahsetmek aynı şey midir? 2- Şiir de roman, hikâye ve diğer nesir türleri gibi edebiyatın bir alt şubesi midir? 3- Köklü bir geleneğe sahip Türk şiirinin modernleşmesi, modern Türk nesrini oluşturan roman, tiyatro gibi Türk edebiyatında daha önceden örnekleri olmayan türlerin ortaya çıkması meselesiyle aynı değerlendirilebilir mi? Bu sorular (özellikle bir ve ikinci sorular) yeni Türk edebiyatı alanında yeni bir hususa işaret ederek Türk Batılılaşması ve/veya modernleşmesi içinde Türk şiirinin modernleşmesinin biricikliğine dikkatleri çekmeyi, Batı etkisinde Türk edebiyatı gibi isimlendirmelerin modern Türk şiirini sınıflandırmada yetersiz kaldığını göstermeyi hedeflemiştir. Makalenin konusu 19. asır ile sınırlandırılmıştır.