196 sonuç bulundu
Uygulanan Filtreler
  • Atatürk Kültür Merkezi
  • Son 5 yıl
Dergiler
Yayınlayan Kurumlar
Yayın Yılı
Yazarlar
Anahtar Kelimeler

Hece Vezniyle Yazılıp Darülbedayi’de Oynanmış İlk Yerli Piyes Binnaz Telif mi Yoksa Adaptasyon mu?

Erdem · 2026, Sayı 90 · Sayfa: 1-22 · DOI: 10.32704/erdem.2026.90.001
Tam Metin
Bu çalışma, Yusuf Ziya Ortaç’ın Türk tiyatrosunda önemli bir dönüm noktası kabul edilen Binnaz piyesi ile Victor Hugo’nun Fransız romantizminin önde gelen yapıtlarından Marion de Lorme arasındaki edebî ilişkiyi kapsamlı bir karşılaştırmalı analizle incelemektedir. Araştırmanın temel amacı, Binnaz’ın edebî kökenlerini somut verilerle ortaya koyarak, eserin özgün bir telif mi yoksa sistematik bir adaptasyon mu olduğunu güçlü kanıtlarla açığa kavuşturmaktır. Bu doğrultuda her iki piyesin olay örgüsü, karakter arketipleri, tematik örüntüleri ve yapısal özellikleri metin temelli bir yöntemle derinlemesine çözümlenmiştir. Yapılan karşılaştırmalı incelemeler, iki eser arasında karakterlerin ahlaki duruşlarından olayların trajik düğüm noktalarına kadar şaşırtıcı derecede büyük ve yapısal benzerlikler olduğunu net bir şekilde göstermiştir. Kahramanın farkında olmadan müstakbel rakibini bir tehlikeden kurtarması, kamusal alandaki çatışma sonrası idam cezası alması, nüfuzlu kişiler aracılığıyla af aranması ve nihayetinde sunulan af imkânını reddederek ölüme gönüllü yürümesi gibi kritik kurgusal aşamalar her iki piyeste birebir örtüşmektedir. Beş perdelik Fransızca metnin üç perdeye indirgenmesi, birtakım teknik kusurlara, mantıksal uyumsuzluklara ve dramatik aksaklıklara yol açmıştır. Sonuç olarak, elde edilen bulgular ışığında Binnaz’ın vakası ve kurgusu bakımından Marion de Lorme’dan yapılmış sistemli bir adaptasyon olduğu saptanmıştır. Buna karşın yapıt, Batı temelli bu kurgusal yapıyı Türkçülük akımının dilde sadeleşme ideali ve millî vezin olan hece vezniyle başarıyla birleştirmiştir. Darülbedayi’de heceyle sahnelenen ilk yerli piyes olma unvanını taşıyan Binnaz, konusu itibarıyla bir uyarlama olsa da bu kültürel yerlileştirme çabası ve biçimsel yenilikçiliği ile Türk tiyatro tarihindeki öncü, kurucu ve sarsılmaz değerini korumaktadır.

İbnü’l-Mukaffaʿ’ın Ahlâk Anlayışı ve İslam Ahlâk Felsefesine Etkisi

Erdem · 2026, Sayı 90 · Sayfa: 23-48 · DOI: 10.32704/erdem.2026.90.023
Tam Metin
Çalışma, erken Abbâsî dönemin önemli düşünürlerinden İbnü’lMukaffaʿ’ın ahlâk anlayışını, sonraki İslam ahlâk düşüncesine zemin hazırlayan kurucu bir figür olarak ele almayı amaçlamaktadır. Araştırma temelde, İbnü’l-Mukaffaʿ’ın ahlâkî söyleminin tarihsel bağlamla sınırlı olup olmadığı ve klasik İslam ahlâk felsefesi üzerindeki etkisinin mahiyetini problematize etmektedir. Çalışmanın birinci bölümünde, İbnü’l-Mukaffaʿ’ın ahlâk düşüncesinin oluşumunda etkili olan Zerdüştî etik ve Sasani siyasal kültürü, Hint kökenli nasihat literatürü ve Yunan ahlâk felsefesi entelektüel ve kültürel arka plan olarak ele alınmıştır. Bu farklı geleneklerin, İbnü’lMukaffaʿ’ın eserlerinde İslamî bağlam içinde yeniden yorumlandığı; özellikle hikmet, adalet, ölçülülük ve fazilet gibi kavramlar etrafında bütüncül bir ahlâkî söyleme dönüştürüldüğü gösterilmiştir. İkinci bölümde, İbnü’l-Mukaffaʿ’ın ahlâk anlayışı bireyin nefs terbiyesiyle başlayan; aile, toplum ve devlet düzenine doğru genişleyen çok katmanlı bir yapı olarak değerlendirilmiştir. Çalışmanın üçüncü bölümünde ise İbnü’l-Mukaffaʿ’ın ahlâkî söyleminin klasik dönem İslam ahlâk filozofları üzerindeki etkisi incelenmiştir. İbn Miskeveyh’te ahlâkın rasyonel ve psikolojik bir sistem hâline getirilmesi, Nasîrüddîn Tûsî’de birey-aile-devlet ekseninde bütüncül bir ahlâk-siyaset teorisinin inşa edilmesi ve Celâleddîn Devvânî’de edebin metafizik bir kemâl süreci olarak kavramsallaştırılması, İbnü’l-Mukaffaʿ’ın düşüncesinde bulunan temel unsurların farklı düzlemlerde dönüştürülerek sürdürüldüğünü göstermektedir. Sonuç olarak bu çalışma, İbnü’l-Mukaffaʿ’ın ahlâk anlayışının İslam ahlâk düşüncesinde bir “eşik” teşkil ettiğini ortaya koymaktadır. Bu yönüyle İbnü’l-Mukaffaʿ, İslam ahlâk düşüncesinde bir aktarıcı olmaktan öte farklı kültürel mirasları dönüştürerek yeni bir etik söylem inşa eden kurucu ve yön verici bir figür olarak yeniden değerlendirilmelidir.

Türkçeden Diğer Dillere Yapılan Biyografik Metin Çevirileri Bağlamında Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Çeviri Projesi Türkçe Metinleri

Erdem · 2026, Sayı 90 · Sayfa: 67-98 · DOI: 10.32704/erdem.2026.90.067
Tam Metin
Biyografi, bir kişinin yaşamını anlatan ve tarihsel bir bağlam içinde şekillenen edebî bir türdür. Biyografik anlatılar, hem bireysel hem de toplumsal hafızanın yeniden inşasında belirleyici rol oynar. Bu tür metinlerde öznellik ve nesnellik arasındaki denge, anlatıcının seçtiği olaylar, dil kullanımı ve anlatım stratejileriyle şekillenir. Bu metinlerin farklı dillere çevrilmesi sürecinde bu anlatı yapısının korunması, metnin anlam düzeninin yabancı dilde yeniden kurulabilmesi için kritik bir unsurdur. Türkçeden diğer dillere yapılan biyografik metin çevirileri de bu bağlamda, Türkiye’nin tarihî ve kültürel hafızasının uluslararası kamuoyuna taşınmasında önemli bir rol üstlenmektedir. Türkiye’de Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı tarafından 2019 yılında başlatılan “Türk Devlet ve Düşünce Hayatına Yön Veren Şahsiyetlerin Kısa Yaşam Öyküleri Serisi ve Çevirisi Projesi”, kurumsal düzeyde biyografi metinleri ve çevirilerinin yayımlanması bağlamında dikkat çeken bir projedir. Bu çalışmada projede çeviriye esas olarak hazırlanan Türkçe metinler ve proje kapsamında yayımlanan eserler üzerinde durulacaktır. Proje ile Türk kültürü, bilim tarihi ve devlet yönetimi alanlarında iz bırakmış̧, başarılı çalışmaları ve katkılarıyla alanlarında temayüz etmiş̧ şahsiyetlerin kısa yaşam öykülerinin 16-20 yaş aralığındaki Türk ve dünya gençliğine tanıtılması amaçlanmaktadır. AKMB çeviri projesi kapsamında yayımlanan sekiz biyografi kitabının en çok Arapça, Almanca, Farsça, Fransızca, İngilizce ve Rusçaya çevrilmiş olması, projenin eserleri dünya genelinde yaygın okur kitlelerine ulaştırma hedefiyle uyumlu bir tablo ortaya koymaktadır. Projede yer verilen şahsiyetlerin bilim insanı, devlet yöneticisi ve mutasavvıf gibi farklı kategorilerde olması; ayrıca bir kısmının tarihî, bir kısmının çağdaş döneme ait bulunması, metinlerin dil özelliklerine doğrudan yansımıştır.

An Analysis of Friedrich August Hayek’s and Edmond Nathaniel Cahn’s Thoughts on Human Nature

Erdem · 2026, Sayı 90 · Sayfa: 49-66 · DOI: 10.32704/erdem.2026.90.049
Tam Metin
Although the immense technological and scientific advancements of our time have made human life easier, human nature, or the question of what it means to be human, has always remained a problem. It has been observed that in the works of the most prominent philosophers in the history of thought, they have in some way engaged in a reflection with human nature. In fact, it has been understood that this reflection has never ended, will never end, and continues to maintain its relevance with each passing day. This article examines the ongoing reflections, evaluations, and critiques of human nature by Friedrich August Hayek and Edmond Nathaniel Cahn. Although both philosophers are modern thinkers, and even though there was no specific conception of human nature in their time – or even in their own explicit views – it is still possible to say that a certain understanding of human nature is present in their works or is implicitly expressed through their ideas. These philosophers seek to prevent the reduction of the human being to fixed measures or rigid frameworks by emphasizing the value of human life. The philosophers argue that every theory constructed in the name of human nature implies absoluteness and perfection, and they maintain that human nature cannot be understood through such a perspective. Because both thinkers believe that the unpredictable or unknowable nature of human reality drives social action, and that the notion of human nature produced by modern culture is misunderstood, they oppose absolute and perfect definitions. Every evaluation made about human nature must first acknowledge the insoluble ignorance of the human being, an ignorance that has the potential to affect the entire structure of society, and the fact that even the path to overcoming this ignorance is itself problematic. Indeed, the structure of society, being open to change, prevents any claim to absoluteness in human knowledge, confronting the individual with millions of facts and events on the path to truth.

Türk Edebiyatında İnsan-Dışı Anlatıcılar: Dolaşım Romanlarından “Hocalı’da Kalan Tar”a

Erdem · 2026, Sayı 90 · Sayfa: 127-150 · DOI: 10.32704/erdem.2026.90.127
Tam Metin
Bu çalışma; insan-dışı anlatıcıların tarihî gelişimini, Türk edebiyatındaki görünümlerini ve edebî metne sağladığı estetik imkânları ele almaktadır. Kurgusal dünyada kendi hayat hikâyelerini anlatan hayvanlar, nesneler veya tanımlanamayan (belirsiz) varlıkların tamamı insan-dışı anlatıcılar kategorisine girer. Hikâyeyi insan merkezli perspektiften uzaklaştırarak gerçekliğin farklı biçimlerde algılanmasına imkân tanıyan insan-dışı anlatıcıların kökeni, Apuleius’un Başkalaşımlar adlı eserine kadar götürülse de bu tip metinlerin yaygınlaşması XVIII. yüzyıl İngiliz edebiyatındaki “dolaşım romanları” (circulation novel) sayesinde mümkün olmuştur. Türk edebiyatında, nesnelerin veya hayvanların konuşturulduğu örnekler klasik metinlerde görülmekle birlikte hikâyenin tamamını kuran, olaylar arasında seçim yapıp yorumlayan, anlatımın perspektifini belirleyen insan-dışı anlatıcıların ortaya çıkışı XX. yüzyılın başlarına denk gelir. Bu bağlamda Selim Sırrı Tarcan’ın “Acıklı Bir Sergüzeşt” hikâyesinde bir “kısrak”, Kenan Hulusi Koray’ın “Ayna” hikâyesinde ise bir genelev odasındaki “ayna” insan-dışı anlatıcıların ilk örnekleri olması bakımından önemlidir. Kemal Râgıb Enson’un Bir Liranın Başından Geçenler adlı eseri İngiliz edebiyatındaki dolaşım romanlarının Türk edebiyatındaki karşılığıdır. Bu çalışmada, Kemal Ragıb’ın eserine ek olarak bugüne kadar dikkat çekilmeyen gazetelerde tefrika olarak kalmış iki dolaşım romanı (M. Fahrettin Pakkan’ın Bir On Liralığın Hikâyesi ile Ziya Uras’ın Bir Elli Liralığın Maceraları) tespit edilmiştir. Ayrıca insandışı anlatıcı kullanan birçok metne dikkat çekilmiştir. Çalışmanın son bölümünde İmdat Avşar’ın “Hocalı’da Kalan Tar” adlı hikâyesi incelenmiştir. Hikâyede anlatıcı olarak seçilen “tar”, Hocalı Katliamı’nın travmatik atmosferini bir nesnenin gözlemleriyle aktarır. Böylece travmanın doğrudan anlatımının yarattığı sınırlar aşılır, insan-dışı anlatıcı kolektif acının şahidi hâline gelir. Çalışmanın bu kısmında, “Hocalı’da Kalan Tar” özelinde insan-dışı anlatıcı kullanımının işlevi de irdelenmiştir. Bu tercihin beraberinde getirdiği risklere değinilmiş ve ilgili hikâyede bu risklerin nasıl yönetildiği konusunda değerlendirmelerde bulunulmuştur.

Halk Kütüphanecilerinin İlk Yardım Bilgi Düzeylerinin İncelenmesi: Erzurum İli Örneği

Erdem · 2026, Sayı 90 · Sayfa: 151-174 · DOI: 10.32704/erdem.2026.90.151
Tam Metin
Kütüphane personelinin temel ilk yardım becerileriyle donatılması, acil durumlarda hızlı müdahale ve risk yönetimine katkı sağlar. Bu araştırmanın temel amacı, Erzurum ilinde bulunan halk kütüphanelerinde görev yapan kütüphane personelinin ilk yardım bilgi düzeylerini belirlemektir. Nicel araştırma yaklaşımının benimsendiği çalışmada, betimleme yöntemi kullanılmıştır. Araştırma kapsamında, 22 halk kütüphanesinde 46 gönüllü katılımcıya, 9’u demografik ve 12’si ilk yardım bilgi düzeyini ölçmeye yönelik toplam 21 sorudan oluşan bir anket uygulanmıştır. Çalışma için Etik Kurul İzni alınmış olup, tüm katılımcılara gönüllü onam formu anket ile sunulmuştur. Anket aracılığıyla elde edilen veriler R programı ile analiz edilmiştir. Bulgular, katılımcıların büyük çoğunluğunun erkek (%73,9), 25-59 yaş aralığında ve yaş ortalamasının 41 olduğunu göstermektedir. Eğitim düzeyi genellikle ön lisans ve üzeri (%76) olan personelin ağırlıklı olarak kütüphaneci kadrosunda (%45,7) görev yaptığı belirlenmiştir. Araştırmaya katılan personelin çok az bir kısmının (%10,9) ilk yardım sertifikasına sahip olduğu, diğerlerinin ise çeşitli bilgi kaynakları aracılığıyla konu hakkında bilgi edindiği anlaşılmıştır. Katılımcıların büyük oranda (%60,9) ilk yardım eğitimi almaya gereksinim duyduğu tespit edilmiştir. İlk yardım bilgi düzeyini anlamaya yönelik oluşturulan 12 sorunun doğru yanıt ortalaması (%61,37) yönetmelikte belirtilen teorik başarı oranının altında kalmıştır. Yapılan Ki-Kare testi analizleri sonucunda, katılımcıların ilk yardım eğitimine ihtiyaç duyma durumları ile temel ilk yardım bilgi düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p > 0,05). Benzer şekilde, temel ilk yardım sertifikasına sahip olma durumu ile bilgi düzeyi arasında da anlamlı bir farklılık tespit edilmemiştir (p > 0,05). Bu sonuçlar, bireylerin kendi algıladıkları eğitim ihtiyacı ile mevcut bilgi düzeyleri arasında doğrudan bir ilişki olmadığını; ayrıca sertifika sahibi olmanın tek başına bilgi düzeyini artırmadığını göstermektedir. Sonuç olarak, personelin büyük çoğunluğunun ilk yardım sertifikasına sahip olmadığı, sertifikaya sahip olan katılımcıların da bilgi düzeylerinin beklenenin altında olması ve genel başarı düzeyinin yasal standartların altında kalması nedeniyle, kütüphane personeline yönelik ilk yardım eğitimlerinin yaygınlaştırılması, düzenli aralıklarla güncellenmesi önerilmektedir.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Şiirlerinde Anneye ve Anne Rahmine Dönüş Arzusunun İzdüşümleri

Erdem · 2026, Sayı 90 · Sayfa: 99-126 · DOI: 10.32704/erdem.2026.90.099
Tam Metin
Anne figürü, bireyin karakter oluşumunda ve benlik inşasında belirleyici bir konumda yer almaktadır. Freud ve onun öğrencileri arasında bulunan Jung, Adler, Ferenczi ve Otto Rank gibi psikanalistler onun görüşlerinden etkilenmekle birlikte insanın henüz dünyaya gelmeden yani anne rahmindeyken bilinç dışının yapılandığı görüşünü ortaya koymuşlardır. Doğum anıyla beraber anneden kopuş başta olmak üzere, bebeğin zihnine daha ilk andan itibaren yerleşmiş olarak bazı etkiler yaratacak şekilde var olabilmektedir. Anne ve anne rahmi çeşitli duygular, hareket ve sembollerle bireyin davranışlarına yansımaktadır. Kişi; korunaklı ve tehlikelerden izole edilmiş olan anne rahmine dönüş arzusunu, bilinçaltında geliştirip büyüttüğü huzursuzluk, korku, yabancılık hissi, dünyayla ve insanlarla özdeşleşememe gibi duygu ve davranışlar sonucunda yaratmaktadır. Modern Türk şiirinin önemli isimleri arasında yer alan Ahmet Hamdi Tanpınar, özellikle çocukluk döneminde yaşadığı bazı olayların ve bunlar sonucunda şekillenen mizacının etkisiyle eserlerinde anneye ve anne rahmine dönüş arzusunu yansıtan sembol ve imgeler kullanmıştır. Bunlar özellikle karanlık, su ve bazı hayvanlarla birlikte korku ve kaygı duyguları eşliğinde dizelerinde görünmektedir. Onun hayat hikâyesindeki bazı hadiseler bu durumun temelinde yer alan nedenlerdir. Çocuk yaştayken göç yolunda bir salgın hastalık sebebiyle annesinin vefat edişi ve yine göç yolunda hastalığa tutulan Tanpınar’ın da ömrü boyunca âdeta hastalık hastası bir kişi olarak hayatını vehim içinde sürdürmesi; dış etkenlere ve tehlikelere karşı korunaklı bir alan olan anne rahmine dönüş için istek duymasına sebep olmuştur. Tanpınar anneye dönüşü ve anneyle bir olmayı hem dünyada yaşadığı huzursuzluktan bir kurtuluş çaresi hem de bir anlamda yeniden var olma biçimi olarak görmüştür. Bu çalışmada Tanpınar’ın söz konusu şiirleri, konuyla ilgili araştırmalar yapan psikanalistlerin bazı tespitleri ışığında incelenecektir.

İki Kültürcü Bilgi Yapısında Alexander von Humboldt’u Naturgemälde (Doğa Resmi) Üzerinden Konumlandırmak

Erdem · 2026, Sayı 90 · Sayfa: 249-282 · DOI: 10.32704/erdem.2026.90.249
Tam Metin
Bu makalede, modern coğrafyanın kurucu isimlerinden biri olarak kabul edilen Alexander von Humboldt ele alınmaktadır. Aydınlanmanın mekaniğe ve Romantizmin estetiğe dayanan düşünsel birikimini kendisinde toplayan Humboldt, kendine özgü bilimsel bir yaklaşım geliştirmiştir. Buna göre deneysel bilim ile sanat ve estetiği bir araya getiren “Humboldtcu bilim”, doğanın içsel güçler tarafından şekillenen bir bütün olduğunu; bunun da yalnızca bilimin ve estetiğin araçlarını bir arada kullanan bir bakış açısıyla anlaşılabileceğini öne sürer. Dahası, nicel matematiksel bağlantılar ve karşılıklı ilişkiler keşfetmeye dayanan bu yaklaşım, doğadaki bilimselliğin bir ressamın bakışlarıyla dile getirilmesi üzerinde durur. Humboldt, söz konusu bakış açısını ise 1799-1804 tarihleri arasında gerçekleştirdiği Güney Amerika seyahatinin bir çıktısı olarak ürettiği Naturgemälde (Doğa Resmi) aracılığıyla somutlaştırır. Doğanın bütün başat unsurlarının bir arada resmedildiği bir “mikro kozmos” niteliğindeki bu yeni bilimsel üslup, bilimsel verileri estetik çizimlerle ifade ederek, doğanın iç güçlerce canlı bir yapıya sahip olduğuna işaret eder. Naturgemälde’de belirginleştirdiği bu bilimsel vizyon, onun tek kültürcü bir bilgin olarak tanımlanmasını sağlar. Tek kültürcü bilim anlayışı, bilme biçimleri arasında sınır gözetilmeden doğru, iyi ve güzel arayışının farklı bilgi alanları üzerinde hakimiyete sahip kişilerce bir arada yürütülmesine karşılık gelmektedir. Bununla birlikte 17. yüzyıldan itibaren doğa bilimlerinin deneysel ve tümevarımsal yönteminin gittikçe başarı kazanması, iki kültürcü bir bilim pratiği ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda makalede, birincil ve ikincil kaynakların incelenmesine dayanan doküman analizi yöntemiyle, Alexander von Humboldt’un bilim anlayışı Naturgemälde üzerinden değerlendirilmekte ve söz konusu anlayışın günümüzdeki yeri iki kültür kavramsallaştırması ışığında tartışılmaktadır. Bu çerçevede, sahip olduğu bütüncül ve kapsayıcı yaklaşımıyla iki kültür öncesindeki tek kültürcü geleneksel pratik içerisinde tanımlanan Humboldtcu bilim anlayışının, modern bilgi yapılarında meydana gelen iki kültürcü dönüşümden olumsuz yönde etkilenerek, coğrafya içerisinde kalıcı bir yer oluşturamadığı öne sürülmektedir. Bununla birlikte, özellikle son çeyrek yüzyılda belirginleşen fiziki ve beşerî coğrafya arasındaki diyalog inşa etme çabaları göz önüne alındığında, Humboldtcu yaklaşımının yeniden gündeme gelebileceğine dikkat çekilmektedir.

Hurufat Defterleri Işığında Balıkesir’de Cami ve Mescitler: Kayıt Disiplini ve Kurumsal Dönüşüm

Erdem · 2026, Sayı 90 · Sayfa: 175-214 · DOI: 10.32704/erdem.2026.90.175
Tam Metin
Bu çalışma, Balıkesir merkez ve köylerinde 18. ve 19. yüzyıllarda faaliyet gösteren cami ve mescitlerin kurumsal yapısını, görevli kadrolarını ve atama süreçlerini Hurufat Defterleri temelinde incelemektedir. Araştırmanın amacı, şehir merkezindeki yerleşik dinî örgütlenme ile kırsal alandaki dinî yapıların farklılaşmasını ortaya koymak ve bu farklılaşmayı Osmanlı Devleti’nin 18. yüzyılda hız kazanan bürokratik merkezileşme ve kayıt disiplini politikaları bağlamında değerlendirmektir. Bu kapsamda merkez camileri, merkez mescitleri, köy camileri ve köy mescitleri olmak üzere dört ayrı veri grubu analiz edilmiştir. İnceleme sonucunda merkez camilerinin imam, hatip, müezzin, kayyım, ferraş ve mütevelli gibi çeşitli görevlileri bünyesinde barındıran gelişmiş ve kurumsallaşmış yapılar olduğu tespit edilmiştir. Bazı camilerde muallim kadrolarının bulunması, ibadet mekânlarının eğitim faaliyetleriyle olan ilişkisini de göstermektedir. Merkez mescitleri ise daha sınırlı kadrolara sahip olmakla birlikte mahalle ölçeğinde dinî hayatın sürekliliğini sağlayan temel yapılar olarak öne çıkmaktadır. Köy cami ve mescitlerinde yüksek ilk atama oranları, 18. yüzyılda yeni ibadethanelerin inşası ve bazı mescitlerin camiye tahvil edilmesi sürecinin hız kazandığını göstermektedir. Köylerde referans bilgilerinin çoğunlukla belirtilmemesi ise atamalarda yerel toplumsal mutabakatın etkili olduğunu düşündürmektedir. Sonuç olarak Balıkesir örneği, şehir merkezinde kurumsallaşmış ve süreklilik arz eden bir dinî yapılanmaya; taşrada ise bürokratik merkezileşme ile bağlantılı daha dinamik ve dönüşüm odaklı bir yapıya işaret etmektedir. Çalışma, Hurufat Defterleri’nin Osmanlı taşrasındaki dinî-idari yapının bölgesel farklılıklarını ortaya koymadaki önemini göstermektedir.

Osmanlı Modernleşmesinin Eğitim Alanındaki Yansımaları: İnşa Süreci ve Mimarisiyle Trabzon’daki Okul Binaları

Arış · 2026, Sayı 28 · Sayfa: 56-95 · DOI: 10.32704/akmbaris.2026.217
Tam Metin
Osmanlı Devleti’nin Tanzimat’la başlayan yeniden yapılanma sürecinde birçok yeni kurum oluşturulmuş ve bu kurumlar için binalar inşa edilmiştir. Tanzimat Dönemi’yle birlikte eğitim alanında da birtakım köklü düzenlemelere gidilmiş, Osmanlı eğitim sistemi yeni baştan düzenlenmiştir. Bu düzenlemelere paralel olarak Osmanlı vilayetlerinde okullar açılmıştır. Trabzon Vilayeti de eğitim alanındaki modernleşmenin yansıdığı vilayetlerin başında gelmektedir. Vilayetin merkezi olan Trabzon sancağında Müslim, gayrimüslim ve ecnebiler tarafından farklı derecelerde pek çok okul inşa edilmiştir. Ticaret ve liman kenti olması hasebiyle tarih boyunca yenilik ve değişimleri açık olan Trabzon’da, Tanzimat sonrası oluşturulan eğitim kurumları arasında Müslümanlar tarafından çok sayıda iptidai mektebi, mülki, askeri ve inas rüştiyesi ile bir idadi mektebinin bulunduğu anlaşılmaktadır. Trabzon’da gayrimüslimlerin de yoğunlukta olduğu bilinmektedir. 19. yüzyılın başlarında Trabzon Vilayeti nüfusu Rum, Ermeni ve Türklerden oluşmaktaydı ve Rumlar gayrimüslim nüfus içinde en yüksek orana sahipti. Eğitim yapıları konusunda da sayıca çoğunluk Rumlarda idi. Gayrimüslimler arasında Trabzon’da sayıca ikinci sırada bulunan Ermeniler yeni baştan okul binası inşa etmek yerine mevcut binaları kullanma yoluna gitmişledir. Trabzon’da yabancılar da okul açmışlardır. Fransızlar tarafından inşa edilecek olan ve 1888’de projelendirilen okul binasının yanında, bir Fransız mektebi inşa edilmiştir. Osmanlı topraklarındaki sayılı İran okullularından biri de Trabzon’dadır. Osmanlı arşiv belgelerinin temel kaynak oluşturduğu bu makalede, Trabzon’da Müslim, gayrimüslim ve ecnebiler tarafından açılan okullar, ulaşılabilen veriler ışığında inşa süreçleri, mimarileri, üslupları, mimarları ve dönemin kamu yapıları içindeki yerleri belirlenerek ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bir ticaret ve liman kenti olan Trabzon’un çok kimlikli yapısı, Osmanlı Devleti’nin son döneminde inşa edilen ve eğitimdeki modernleşmenin somut anıtları olan okul binalarına yansımış; bu yapılar Trabzon’un mimari görünümünde belirleyici olmuştur.