326 sonuç bulundu
Uygulanan Filtreler
  • Atatürk Kültür Merkezi
  • Son 10 yıl
Dergiler
Yayınlayan Kurumlar
Yayın Yılı
Yazarlar
Anahtar Kelimeler

Jane Austen ve Fatma Âliye’nin Romanlarının “Aşk” İzleği Etrafında Karşılaştırılması

Erdem · 2025, Sayı 89 · Sayfa: 93-116 · DOI: 10.32704/erdem.2025.89.093
Tam Metin
XIX. yüzyılın ilk çeyreğinde İngiliz edebiyatında yazdığı romanlarla ülkesinin ilk kadın romancısı olan Jane Austen ile aynı yüzyılın son çeyreğinde yaşayıp Türk edebiyatının ilk kadın romancısı olan Fatma Âliye, ayrı coğrafyaların kadın yazarlarıdır. Fakat bu coğrafi uzaklık, iki kadın edebiyatçının birçok noktada buluşmasını engellemez. Her iki kadın sanatçı da hayatın onlara sunduğu şartları bir sınır kabul etmeyerek devirlerinin kendilerine çizdiği imajın geçerliliğini sorgular. Bu sorgulama, onları kendilerine ait bir alan yaratmaya ve asırlarca hareket sahası erkek egemenliği altında olan “kalem”i devralma cesaretine iter. Bu amaçla günlük hayat maceralarını hayal evrenleriyle harmanlayarak kadını ve ona ait her şeyi romana çevirme yoluyla ifade etmeyi uygun bulurlar. Birbirinden habersiz bir şekilde yetişen iki kadın sanatçının birçok paydada birleşmesinin temel nedeni, ortak duyarlılığın ve amacın kadın kalemi eşliğinde sunulmasındadır. erHerOnların hayat öykülerinde görülen uzlaşma noktalarının yanı sıra edebiyat düzlemindeki konumları ve edebî eserlerinin içerikleri de birtakım benzerlikler içerir. Söz gelimi, yazdıkları romanlar biçim ve içerik özellikleri açısından karşılaştırıldığında birden fazla ortak izleğin buluştuğu fark edilir. Bu izleklere eğilen bir bakış açısı gözetildiğinde bireysel temaların başında gelen ve özellikle kadın yazarları ilgilendiren “aşk”ın ele alınış şekillerinin örtüştüğü görülür. İki romancı da yazdıkları tüm romanlarda aşk izleğini ön planda tutup benzer tavırlar takınarak kurgularında bu izleği kullanır. Bu durum da Jane Austen ve Fatma Âliye’nin romanlarının “aşk” izleği çerçevesinde değerlendirilmesini ve ortak tarafların sunulmasını gerekli kılar. Çalışmada Jane Austen ve Fatma Âliye’nin aşk izleği etrafında yazılı romanları içerik özellikleri bağlamında karşılaştırılmıştır. Bu karşılaştırma ile her iki sanatçının aşk merkezli romanlarındaki ortak unsurlar derlenmiştir. Bu inceleme yapılırken Jane Austen ve Fatma Âliye’nin tüm romanları tespit edilmiş, iki sanatçının yarım kalmış birer romanları da bütünlük arz etme açısından çalışmaya dahil edilmiştir. Romanlarda inceleme meselesi hâline getirilen “aşk” izleği çok yönlü bir kapsama alanını içerir. İki sanatçının romanlarında yer alan bu tema, yazarlarının duygu ve düşünce dünyalarını yansıtmanın yanı sıra devirlerinin sosyal meselelerine de ışık tutan bir mercek olarak yerini alır. Romanlar üzerinden ele alınan bireysel bir mesele, kadınsal duyarlılığı yansıtmanın yanı sıra devrin toplumsal taraflarını da açığa çıkaran bir olgu olarak romanlardaki yerini alır. Bu yüzden çalışma boyunca eserlerde aşk izleğinin tespiti yapılırken hem İngiliz hem Türk edebiyatlarına yönelik karşılaştırmalı bir inceleme yürütülmesi de hedeflenir.

Şiire Mâil Akçeye Hasret: Galatalı Safvet’in Geçim Sıkıntısı Beyânındaki Şiirleri

Erdem · 2025, Sayı 89 · Sayfa: 117-158 · DOI: 10.32704/erdem.2025.89.117
Tam Metin
19. asır, klasik Türk edebiyatında yaşanan şekil ve muhteva değişiminin hızlandığı, şairlerin söylemlerinde ve şiirlerinde kullandıkları nazım şekillerinde yaptıkları değişimin belirgin hâle geldiği dönemdir. Galatalı Safvet Mustafa (ö. 5 Şevval 1282/21 Şubat 1866) da bu değişim yıllarında yaşayan şairlerdendir. Tezkirelerde iyi bir şair olduğundan bahsedilen Galatalı Safvet, Hâtif (ö. 1823) ve Lebîb’in (ö. 1867) himâyesinde yetişir. Farklı edebî çevrelerle temas hâlinde olan ve devrinin meşhurları arasında zikredilen Galatalı Safvet’in mürettep bir divanı yoktur. Günümüze ulaşan şiirleri, genellikle şair hakkında bilgi veren Fatîn Tezkiresi’nde, Kemâlü’s-Safve’de ve Son Asır Türk Şairleri’nde bulunmaktadır. Safvet’in manzumelerinin bir kısmı ise dağınık hâlde çeşitli mecmualarda yer almaktadır. Devrinin önemli isimlerine methiyeler, tarihler yazarak geçim sıkıntısını çözmeye çalışan şairin günümüze kadar gelen manzumelerinde, onun bu yönelimine dair izler bulunur. Bu çalışmada, şairin Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde HSD.AFT 12-147 ve TSMA 368-23’te bulunan tarih kıt’aları ile Millî Kütüphane’de 06 Mil Yz A 3672/2’de kayıtlı mecmuada bulunan Dîvânçe’sindeki bazı şiirleri üzerinde durulmuştur. Şairin Mustafa Reşid Paşa’ya (ö. 1858), Cemâleddin Paşa’ya (ö. 1880) ve diğer siyasilere hitaben kaleme aldığı bayram ve yeni yıl tebrikleri, tanıdığı isimlerin yeni bir göreve getirilmesi, Rus Çarı Nikolay Pavloviç’in (ö. 1855) vefatı, Sultan Abdülmecid’in (ö. 1861) şehzadeleri Mehmed Fuad ve Ahmed Kemaleddin Efendi ile Ârif Efendi’nin (ö.?) torununun doğumu üzerine yazdığı tarihleri ve üç gazeli transkripsiyon alfabesiyle yazılmıştır. Makalede, Safvet’in şiirlerinden hareketle 19. asırda yaşayan ve çeşitli kademelerde memurluk yapan bir şairin gündelik hayat içerisindeki sıkıntıları, muhatapları, siyasal elitlerden beklentileri, Osmanlı-Rus Savaşı’ndan etkilenişi ve 1855 Bursa Depremi’ni şiirinde işleyişi incelenmiştir. Şairin şiirlerini yazarken sahip olduğu dil, kullandığı vezinler ve nazım şekilleri tespit edilerek edebî yönü ortaya koyulmuştur. Çalışma, Galatalı Safvet Mustafa’nın kendi hattıyla yazılan şiirlerinin bir kısmını toplu bir şekilde ele alması ve manzumelerinin genel teması hakkında bir kesit sunması yönüyle alana katkı sağlayacaktır.

Roman, Tiyatro, Opera Üçgeninde Aşk-ı Memnû

Erdem · 2025, Sayı 89 · Sayfa: 209-236 · DOI: 10.32704/erdem.2025.89.209
Tam Metin
Aşk-ı Memnû romanı Halid Ziya Uşaklıgil tarafından 9 Şubat 1899’dan 17 Mayıs 1900’e kadar 66 sayı boyunca Servet-i Fünûn dergisinde tefrika edilmiştir. 19. yüzyılda roman olarak yazılan, 21. yüzyılda tiyatro sahnesine taşınan ve yine 21. yüzyılda opera şeklinde yeniden düzenlenen Aşk-ı Memnû klâsikler arasında yer almış nadide bir eserdir. Roman Osmanlı İmparatorluğu’nun uzun süredir devam eden gerileme döneminde geçen hikâyesi ile insan doğasının karmaşıklığını, tutkuların ve arzuların ne kadar güçlü olabileceğini gözler önüne sererken, geleneksel ve modern değerler arasında sıkışan bireyin batılılaşma çabasıyla beraber toplum yapısındaki değişimleri de gözler önüne sermektedir. Uşaklıgil, Osmanlı toplumunu İstanbul’un sosyal dokusu içinde dil ve üslûbundaki incelik ile birleştirince ortaya edebi değeri ile klâsikler arasında yer alan eşsiz bir eser ortaya çıkmıştır. Aşk-ı Memnû romanı, tiyatro ve opera uyarlamaları aracılığıyla canlı performans sanatlarının ifade olanakları doğrultusunda yeniden biçimlendirilmiştir. Tiyatro sanatı, yapısal özellikleri gereği, romanın derinlikli psikolojik çözümlemelerini ve karakterler arası çatışmaları karşılıklı diyaloglar yoluyla sahneye taşırken; opera sanatı ise çok sesli müziğin dramatik etkisiyle karakterlerin içsel dünyalarını ve duygusal gerilimlerini izleyiciye daha yoğun bir biçimde aktarabilmiştir. Bu makalede, Aşk-ı Memnû romanının yapısal özellikleri incelendikten sonra, eserin tiyatro ve opera sanatlarına uyarlanma sürecinde geçirdiği dönüşümler ele alınacaktır. Roman, tiyatro ve opera türleri arasındaki benzerlikler ve farklılıklar karşılaştırmalı olarak analiz edilecek; her üç türde de ortak biçimde yer alan sahneler özellikle vurgulanacaktır. Ayrıca, roman metninden bağımsız olarak uyarlamalarda yer verilen yeni sahnelere değinilecek ve bu sahnelerin esere dâhil edilme gerekçeleri tartışılacaktır.

Bergama Ulu Camii Hakkında Bazı Görüşler

Erdem · 2025, Sayı 88 · Sayfa: 27-47 · DOI: 10.32704/erdem.2025.88.027
Tam Metin
Yıldırım Bayezid’in Anadolu’da hüküm süren beylikler üzerine yaptığı seferler sonucunda pek çok beylik Osmanlı’ya tâbi olmuş ve böylece Osmanlı’nın Anadolu’daki hakimiyeti perçinleşmeye başlamıştır. Hakimiyet alanını genişletmenin yanı sıra özellikle bürokratik, mali ve askeri alanlarda yapılan hamleler ile Osmanlı’nın ilk imparatorluk denemesi olarak kabul gören bu dönem aynı zamanda mimari alanında da birtakım yenilikleri beraberinde getirmiştir. İnşa edilen yapıların plan anlayışı ve tasarımlarında yeni denemelerin uygulanması ve ayrıca çevre kültür etkilerinin gözlemlenmesi bu durumu destekler niteliktedir. Bu bağlamda ön plana çıkan yapılardan biri de Bergama Ulu (Yıldırım) Camii’dir. Taç kapısında yer alan kitabesine göre 1398-1399 yılında inşa edilen Bergama Ulu Camii, derinlemesine yönelik üç sahından oluşan bir yapıdır. Caminin cephe düzenlemelerinin ana odağı, kuzey cephesindeki sivri kemerli taç kapısıdır. Gotik üslubun karakteristik özelliklerinden biri olan bu sivri kemer uygulaması taç kapıda kademeli olarak yapılmış profillerle vurgulanmıştır. Yapı, gerek plan şeması ve gerekse taç kapı tasarımı bakımlarından Osmanlı Mimarisi için “yeni” bir deneme olarak nitelendirilebilir. Dolayısıyla, Yıldırım Bayezid döneminde inşa edilen diğer yapılarda gözlemlenen farklı tasarımların izleri bu camide de takip edilebilmektedir. Literatürde konuyla ilgili yer alan kaynaklar Bergama Ulu Camii’ne dair ayrıntılı bilgi vermekte, bazı çalışmalar yapıyı etki bağlamında inceleyerek Gotik üsluba atıf yapmakta ve çağdaşı sayılan Beçin Ahmed Gazi Medresesi (1375) ile bağlantı kurmaktadır. Nitekim, her iki yapıda da yer alan Gotik üsluba sahip taç kapı tasarımı da bu durumu desteklemektedir. Bununla birlikte, etkinin kaynağı bakımından ele alındığında Bergama Ulu Camii, Akdeniz çevresindeki Haçlı devletlerinde görülen mimari üslup ile bağlantılı mıdır? sorusu bu çalışmanın temel araştırma sorusudur. Dolayısıyla çalışmanın başlıca amacı da, Bergama Ulu Camii’ni etki çerçevesinde değerlendirerek Haçlı devletlerindeki mimari anlayışla bağlantısını benzer örnekler üzerinden açıklamaktır. Çalışmanın bir başka amacı ise yapının inşasında görev alan sanatkâr ve/veya ustaların sahip oldukları mimari hafızayı yapıya uygulamalarındaki aracı rollerine açıklık getirmektir. Araştırma kapsamında yöntem olarak literatür taraması, saha araştırması ve fotoğraflama kullanılmıştır. Saha araştırması Bergama’nın yanı sıra Akdeniz’in önemli merkezleri arasında yer alan Rodos ve Kıbrıs adalarında gerçekleştirilmiştir. Araştırmada, Bergama Ulu Camii’ndeki taç kapı tasarımının Akdeniz çevresindeki Haçlı devletlerinde görülen mimari anlayıştan kaynaklandığı sonucuna varılmış ve bu bağlantı Rodos ve Kıbrıs adalarındaki örnekler üzerinden açıklanmıştır. Ulaşılan bir başka sonuç ise bu etkinin sanatkâr ve/veya ustaların, hatta bunların mensubu olduğu atölyelerin aracılığıyla yayılmış olduğunun anlaşılmasıdır.

19. Yüzyıl Dua Kitaplarına Bir Örnek: Düzdidil Kadınefendi Adına Hazırlanan Enꜥâm-ı Şerîf

Erdem · 2025, Sayı 88 · Sayfa: 49-80 · DOI: 10.32704/erdem.2025.88.049
Tam Metin
Enʿâm sûresinin başka sûre ve dualarla birlikte güzel bir hatla yazılması ve tezyîn edilmesiyle hazırlanan Enꜥâm-ı Şerîfler, Osmanlı toplumunda Kur’ân-ı Kerîm’den sonra en çok okunan dua kitaplarından olmuştur. 19. yüzyıl Enꜥâm-ı Şerîfleri, içeriklerinin ve süsleme özelliklerinin farklılığıyla diğer dönem Enꜥâm-ı Şerîflerinden ayrılmaktadır. Çalışmamızın konusu olan Enʿâm-ı Şerîf, 19. yüzyıl Enꜥâm-ı Şerîflerinden olup I. Abdülmecid’in üçüncü kadını Düzdidil Kadınefendi için hazırlanan, München Bayerische Staatsbibliothek’te (Münih Bavyera Eyalet Kütüphanesi) Cod.turc.553 numarasıyla yer alan, H.1261/M.1845 tarihli Enꜥâm-ı Şerîf’tir. Eserin içerisinde Düzdidil Kadınefendi’nin kendi ağzından dua ve yakarışlar, şifa talebine dair ayetler, dualar, virdler, tılsım özellikli mühürler ve vefkler yer almaktadır. Düzdidil Kadınefendi, erken yaşta verem hastalığına yakalanmış ve bu hastalık sebebiyle erken yaşta vefat etmiştir. Muhtemelen bu dua kitabını hastalığı sebebiyle tertip ettirmiştir. Haremdeki bir kadınefendinin vereme yakalanması ve bunun üzerine içerisinde şifa talebine yönelik dualar barındıran bir dua kitabı tertip ettirmesi, söz konusu yazma eseri özel ve farklı kılmaktadır. Eser aynı zamanda tasavvufî bir karakter taşımaktadır. İçerisinde tasavvuf büyüklerinin isimleri ve bu isimlerin geçtiği dualar yer almaktadır. Eser, zengin süsleme özelliklerine sahiptir. Eserin tezhip üslübu barok-rokoko tarzında olup sepet, vazo, gül, papatya gibi bitkisel motifler yoğun olarak kullanılmıştır. Bitkisel motiflerde altın rengi yoğunlukta olmakla birlikte geniş bir renk skalası kullanılmıştır. Eserin barok-rokoko tarzındaki cildi, bitkisel bezeme özellikleri göstermekte olup yekşâh tekniğiyle oluşturulmuştur. Eserin içerisinde Hz. Muhammed’in eşyalarından oluşan kutsal emanetlerin ve Mescid-i Harâm, Mescid-i Nebî gibi kutsal mekanların minyatürleri yer almaktadır. Kutsal emanetlerin minyatürleri iki boyutlu olarak resmedilmişken, Mescid-i Harâm, Mescid-i Nebî gibi mekanların minyatürleri ortografik ve paralel perspektifte resmedilmiştir. Eserin müzehhibi Hüseyin Efendi, hattatı Seyyid Muhammed Tâhir Efendi’nin öğrencisi Hafız Hasan Râşid Efendi’dir. Eseri üreten hattat ve müzehhibin isimleri bilinmekle birlikte eserin müzehhibinin kimliği konusunda bir karışıklık söz konusudur. Bu makalenin amacı, 19. yüzyılda Osmanlı haremindeki bir kadınefendi adına hazırlanan bu Enʿâm-ı Şerîf’i, hâmi-sanatkâr-içerik temelinde çok yönlü bir bakış açısıyla hem içeriği hem de süsleme özellikleri açısından inceleyerek, eseri üreten sanatçıların kimliğini ortaya çıkararak bu eserin Türk kitap sanatları tarihi içerisindeki yerini ortaya koymaktır. Çalışma, hem 19. yüzyıl dua kitaplarına dair yapılacak olan çalışmalara katkı sağlayacak hem de harem kadınlarının kitap hâmîliğine dair, Osmanlı haremindeki bir kadınefendinin mâli gücü ve tasavvufî eğilimine dair ileride yapılacak yenilikçi araştırmalara öncü olacaktır.

Kahkaha Gazetesi Üzerine Bir İnceleme (Yıl: 1875 / Sayı: 1-10)

Erdem · 2025, Sayı 88 · Sayfa: 1-25 · DOI: 10.32704/erdem.2025.88.001
Tam Metin
İnsanlık tarihinin başlangıcından itibaren var olan mizah; olaylara, kişilere, durumlara farklı bir açıdan yaklaşan, insanları güldürürken düşündürme niteliği taşıyan bir sanattır ve günümüzde birçok alanın içinde yer almaktadır. Bu alanlardan birisi de insana ait her konuya yer veren edebiyattır. Edebiyatın hemen hemen her türünde kendine yer bulan mizahi yazılar, 1868 yılında yayımlanan Terakki gazetesinin eki ile gazete sahasına da girmiş ve böylece mizah gazeteciliği başlamıştır. Mizahi gazeteler, içinde yaşadığı devrin aksaklıklarını, çarpıklıklarını, yanlış – eksik yönlerini gösteren birer araç olarak kısa sürede geniş kitlelerce sevilmiş ve gün geçtikçe bu gazetelere yenileri eklenmiştir. Türk basınında karşımıza çıkan bu mizahi gazetelerden birisi de Kahkaha’dır. Kahkaha, Ali Efendi tarafından Rumi 22 Mart 1291/Miladi 3 Nisan 1875 tarihinde Trabzon’da yayın hayatına başlamış bir mizah gazetesidir. Kahkaha, toplam yirmi altı sayıdır ve gazetenin içerisinde yer alan yazıların tümü imzasız olarak yayımlanmıştır. Kahkaha’nın içeriği ise çeşitli karikatürler, muhavereler, şiir ve tiyatro gibi türlerde kaleme alınmış yazılar, haberler, telgraflar ve ilanlardan oluşmaktadır. Bunun yanında Ali Efendi, Kahkaha gazetesinde devrinin diğer gazetelerini ve sosyal hayatta yaşanan olayları da eleştiren başlıksız düz yazılara sık sık yer vermiştir. Çalışmada basın ve edebiyat birlikteliğinde ele alınabilecek konulardan birisi olan Kahkaha gazetesinin içeriğinin açığa çıkarılması amaçlanmıştır. Çalışmada öncelikle mizah kavramına, ardından mizah gazeteciliğine değinilmiş, Kahkaha gazetesinin yayın hayatına başlayana kadarki süreçte görülen mizahi gazetelerden kısaca bahsedilmiştir. Daha sonra Kahkaha gazetesinin kimliği verilmiş, gazetenin şekil özellikleri, yayın süreci ve muhtevası incelenmiş, akabinde Kahkaha gazetesinin ilk on sayısı içerisinde yer alan metinler sınıflandırılmış, Kahkaha’nın eleştiri yönelttiği toplumsal konular, gazeteler, dönemin gazetecik anlayışı ve kişiler/kurumlar ele alınmış ve değerlendirilmiştir. Değerlendirme sonucunda Kahkaha gazetesinin içeriğinde on sekiz düz yazı metni, otuz iki haber yazısı, Kahkaha’ya mahsus on adet telgraf, beş ilan, bir oyun, üç şiir, bir mektup, on üç muhavere yer aldığı ve her sayının dördüncü sayfalarında karikatürlerin bulunduğu görülmektedir. Kahkaha gazetesi bu metinler aracılığıyla toplumsal sorunları, basın hayatı ile ilgili sorunları, Güllü Agop ve Gedikpaşa Tiyatrosu’nu eleştirmiştir. Bu bağlamda Kahkaha gazetesinin yayımlandığı dönemin siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel unsurlarına yer vererek âdeta o dönemin bir panoramasını çizdiği görülmektedir. Bu durum kısa ömürlü bir gazete olan Kahkaha gazetesinin Türk edebiyatı içerisinde etkin bir role sahip olduğunu ön plana çıkarmaktadır.

Osmanlı Arşiv Belgesine Göre Melike Ahmed Hanım’dan Melek Ahmed Hanım’a

Erdem · 2025, Sayı 88 · Sayfa: 181-205 · DOI: 10.32704/erdem.2025.88.181
Tam Metin
Osmanlı’nın son dönemi ile Cumhuriyet döneminin ilk yıllarını kapsayan süreçler içerisinde Türk heykel sanatı adına yapılmış olan çalışmaların kısıtlı olduğu bilinen bir gerçektir. Yapılan çalışmalar içerisinde de ismine nadiren rastlanan ve haklarında bilgi sahibi olabildiğimiz ilk kadın heykeltıraşların sayısı da buna dahil edilebilir. Süreç içerisine Sanayi-i Nefise Mektebi ve İnas Kız Sanat Okulu girince, bu konuda yapılan çalışmaların, az da olsa bilim dünyasına katkı sağlaması yönüyle önemli bir olgudur. Bu bağlamda İnas Sanayi-i Nefise Mektebi’ni ve sanatçılarını kapsamına alan önemli çalışmalar olarak literatüre geçen Paşalıoğlu, Hacer Banu (1995). İnas Sanayi-i Nefise Mektebi ve Mezunları, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Türk Sanatı Ana Bilim Dalı Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul. Saldıran, Burcu (2023). Cumhuriyet Dönemi Kadın Heykeltıraşların Biyografi ve Sanat Üslubu Açısından İncelenmesi (1923-1950), Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Türk Sanatı Ana Bilim Dalı Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul. Sokur, Büşra (2020). Türkiye’de Kadın Heykeltıraşlar 1900-1950, İstanbul Kültür Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü Sanat Yönetimi Programı Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul gibi çalışmaların yanı sıra Halil Özyiğit’in makale çalışmaları ile Sanayi-i Nefise Mektebi üzerine yapılan tarih ve eğitim ağırlıklı çalışmalar, aynı zamanda okulun resimden heykel sanatına öğrencileri hakkında çeşitli bulgulara erişmemiz için de kolaylık sağlamış olmaktadır. Bizler de Türk kadın heykel sanatçıları içerisinde sadece ismine rastladığımız ya da kendileriyle ilgili sınırlı bilgilere ulaşabildiğimiz sanatçıları araştırmak amacıyla yola çıkarak, bu çalışmayı ortaya çıkarmaya karar verdik. Haklarında bilgi sahibi olduğumuz en sık rastlanan kadın sanatçılar, Sabiha Bengütaş, Nermin Faruki, Melek Cemal Sofu ve İraida Barry gibi birkaç kişiden ibaretti. Bunun neticesinde yolumuzu, ismen çok az tanınan hatta hakkında neredeyse çok az bilgi edinilmiş bir kadın heykel sanatçısını aramaya yönelttik. İşte bu noktada, birkaç kaynakta çok az bilgi edinebildiğimiz ancak özel bir çalışma olan Burcu Saldıran’ın (2023), “Cumhuriyet Dönemi Kadın Heykeltıraşların Biyografi ve Sanat Üslubu Açısından İncelenmesi (1923-1950)” isimli teziyle karşılaştık. Bu tez, alanında gerçekten önemli bir açığı doldurmuş ve çalışmamıza konu olacak “Melek Ahmed Hanım” hakkında da en iyi sonuç veren bir çalışma olarak dikkatlerimizi çekmiştir. Bu çalışmayı görünce, Melek Ahmed Hanım hakkında bizler daha farklı ve ne çeşit bilgiler edinebiliriz sorusuna yönelik araştırmalarımızı derinleştirdik. Melek hanımla ilgili olarak, Cumhuriyet arşiv taramalarını da gerçekleştirdik. Ancak Melek Hanım ile ilgili ilk etapta bir sonuca ulaşamadık. Araştırmayı salt “heykeltraş” olarak indirgediğimiz zaman ise karşımıza ilginç bir sonuç çıkmıştı ve bu sayede, belki de bir yanlışı düzeltebileceğimizi görebilmiştik. Arşiv bulgumuz bize “Heykeltraş Melike Ahmed Hanım” isimli bir sanatçıyı tanıştırmaktaydı. İşte bu noktada bizim için düğüm çözülmeye başlamıştı ve Osmanlıcada “Melek ve Melike” sözcüklerinin yazılışlarının aynı olmasının, araştırmacıların sanatçımıza ulaşmasına engel teşkil ettiğini gösteriyordu. Neticede kadın heykel sanatçılarımız arasında böyle bir isim yoktu. Ve elde ettiğimiz belgenin Melek Ahmed hakkında olduğu varsayımımız bizim için netlik kazanıyordu. Böylelikle gözden kaçmış bir belgeyi bulmak ve bunu Türkçeye kazandırmaya çalışmamız bizim düşüncemize göre orijinallik kazanıyor ve Melek Ahmed Hanım hakkında farklı bir bilgi kaynağı da edinmiş oluyorduk.

Tarihi Ekonomik Coğrafya: XIX. Yüzyıl Üsküdar Kazası Kırsalında Mesleki İhtisaslaşma Örüntüleri

Erdem · 2025, Sayı 88 · Sayfa: 127-161 · DOI: 10.32704/erdem.2025.88.127
Tam Metin
Bu çalışma ekonomik faaliyetlerin ve süreçlerin hangi yerlerde nasıl gelişim gösterdiğini aynı zamanda bu gelişimin nüfus merkezlerini nasıl dönüştürdüğünü detaylı bir şekilde inceleyen tarihi ekonomik coğrafya perspektifiyle, XIX. yüzyılın ilk yarısında Üsküdar kazasına bağlı Kanlıca ve İncir köylerindeki mesleki ihtisaslaşma örüntülerini, nüfus defteri verileri üzerinden ele alıyor. Ülkemizde tarihi ekonomik coğrafya alanında yapılan çalışmaların sınırlı olması, bu araştırmanın önemini artırmaktadır. İki köy arasındaki sektörel olarak meslek dağılımının farklılığı, mekânın mesleki ihtisaslaşma örüntüleri üzerindeki etkisinin sorgulanmasına yol açmış ve çalışmanın temel sorusu olarak “Mekânın mesleki ihtisaslaşma örüntüleri üzerindeki etkisi nedir?” şeklinde belirlenmiştir. Araştırma kapsamında, 181 numaralı nüfus defteri kullanılarak köylerdeki meslek grupları ve sektörel dağılımları analiz edilmiştir. Kanlıca ve İncir köylerinin seçilmesinde, iki köyün coğrafi yakınlığına rağmen mesleki ve ekonomik açıdan farklı örüntüler sergilemeleri etkili olmuştur. Kanlıca köyünün Üsküdar kaza merkezine ve Suriçi’ne (İstanbul’a), dolayısıyla ticari ve ekonomik faaliyetlere daha yakın konumu, ona avantaj sağlarken; İncir köyü, daha izole konumu sebebiyle birincil ekonomik faaliyetlere (tarım) odaklanmıştır. Kanlıca köyünde, denizle ilişkili meslekler (kayıkçılık, kireç kayıkçılığı, kalafatçılık, vb.) baskın hale gelmiştir. Bu meslekler, köyün ekonomik yapısının çeşitlenmesine ve ticari ilişkilerinin güçlenmesine katkı sağlamıştır. Nüfusun %67’si üçüncül sektörde (hizmet sektörü) çalışmaktadır. Kanlıca’nın ulaşım ağı içerisinde, özellikle denizyolu ulaşımında etkin bir noktada olması, ekonomik faaliyetlerin yoğunlaşmasını sağlamıştır. Bu sayede, Kanlıca yoğurdunun ün kazanarak Suriçi’ne kadar götürülmesi mümkün olmuştur. İncir köyünde ise, tarımsal faaliyetler (rençberlik, bağcılık) ön plana çıkmış ve nüfusun %73’ü birincil sektörde faaliyet göstermektedir. Köyün görece izole konumu ve Avrupa yakasına olan uzaklığı, ekonomik çeşitliliğin sınırlı kalmasına yol açmıştır. İncir köyü, geleneksel ekonomik yapısını koruyarak tarıma dayalı bir yaşam sürdürmüştür. Bu durum, köyün ekonomik faaliyetlerinin daha geleneksel bir yapıda şekillenmesine neden olmuştur. Sanayi öncesi toplumlarda ve bir tarım imparatorluğu olan Osmanlı ülkesinde köyler, birincil ekonomik faaliyet kollarının ön plana çıktığı alanları tanımlar. İncir köyü genel kanıya uygun olarak birincil sektörün baskın ekonomik faaliyeti oluşturduğu bir köy olarak ortaya çıkmıştır. Fakat Kanlıca’da birincil ekonomik sektörden ziyade üçüncül sektör daha baskındır. İki komşu köy olan Kanlıca ve İncir’deki ekonomik faaliyetlerin belirgin farklılığına bakıldığında Osmanlı ülkesinde, kırsal alanda dahi genel paradigmaya uymayan durumlar söz konusu olabilmektedir. Bu durum zamansal ve mekânsal manada sanayi öncesi köyü (sosyal ve ekonomik bağlamıyla) yeniden düşünmemiz gerektiğini göstermektedir.

Kam Alkış ve Kargışlarında Su Kültünün Karakteristiği

Erdem · 2025, Sayı 88 · Sayfa: 101-125 · DOI: 10.32704/erdem.2025.88.101
Tam Metin
Yaşamış olduğu çevreyi; hayatı devam ettirme noktasında temel unsurlardan biri olarak kabul eden Türkler, doğadaki her varlığın bir ruhu olduğuna inanmış ve bunlara kutsiyet atfetmişlerdir. İnsanın doğayı anlamlandırma çabası doğadaki toprak, hava, ateş ve su gibi dört ana ögenin anlamlı kılınmasını sağlamıştır. Bu dört unsurdan biri olan su etrafında çeşitli uygulamalar ortaya çıkmıştır. Türk kültürünün en eski temel kültlerinden biri olan su, yaratılış mitlerinden itibaren türlü görünümleriyle dikkat çekmekte ve pek çok ritüelde yer almaktadır. Kutsama, cezalandırma, şifa, korunma, arındırma gibi olgularda suya değişik anlamlar yüklenmiştir. Böylelikle Türk toplum hayatında suya karşı saygı, korku, umut gibi farklı duygular oluşmuş ve davranışlar gelişmiştir. Türk toplumlarında ortak bir simgeyi barındıran su yaşamın sürdürülmesinde aslî unsurlardan biri şeklinde belirmektedir. Su, insanlar için zaman zaman farklı amaçlara hizmet etmiştir. Bazen doğuşu bazen ölümü bazen ise var oluşu simgelemiş olan suyla birey ve toplum böylece farklı şekiller ve bağlamlarda çeşitli biçimlerde iletişim kurmuşlardır. Suyun kutsal olma özelliğinden dolayı onu kirletmek yasaklanmıştır. Bu eylemi yapanların ise su iyeleri tarafından cezalandırılacağına inanılmıştır. Türk dünyasında ortak bir kült olarak ortaya çıkan su gündelik hayatta farklı etkiler uyandırmıştır. Su kültü hem bolluk bereket gibi nitelikleriyle hem de hastalık verme gibi özellikleriyle ön plana çıkmıştır. Bu yüzden su iyesini kızdırmamak ve onu memnun etmek gerekmiştir. Aksi durumda farklı sonuçlara neden olacağı düşünülmüştür. Bu suyun hem kutsal olma özelliğini göstermekte hem de her ne kadar başlangıçta bir kaos içerisinde yer alsa da aslında kaostan kozmosa giden bir düzeni sağladığı görülmektedir. Farklı anlatılar suyla ilgili çeşitli inançlara kaynaklık etmiştir. Tanrı’ya yakın olmak isteyen insan, su kültüne tanrısallık atfetmiştir. Sonrasında bu kült Tanrı’yla insan arasında bir araç görevi üstlenmiştir. Su anlatılarda hem kutsiyet ve tanrısallık hem de yok edici ve cezalandırıcı gibi nitelikler taşımaktadır. Her iki yönüyle bir bütünlük içerisinde çeşitli uygulamalarla toplum hayatına ve insan davranışlarına yön vermiştir. Toplum hayatının en önemli ögelerinden biri olan suya Türk sözlü anlatılarında da sıkça yer verilmiştir. Bu anlatılardan biri olan alkış ve kargışlarda su kültüne ait izler çok fazla görülmektedir. Kutsiyet atfedilen su, kamların veya şamanların ritüellerinde alkış ve kargışların icrasında kullanılmaktadır. Bu çalışmada Tuva, Altay-Teleüt, Altay-Sayan, Uygur, Kırgız-Kazak, Şor Türklerinden seçilen örnek metinlerde suyun kam alkış ve kargışlarındaki işlevi üzerinde durulmuştur. Kam alkış ve kargışlarından seçilen bu örnek metinlerden hareketle suyun hangi özelliğiyle ortaya çıktığı belirlenmiştir. Geçmişten günümüze su etrafında geliştirilen ritüellerin alkış ve kargışlara ne şekilde yansıdığı ve hangi nitelikleriyle ön plana çıktığı tespit edilmiştir.

III. Ahmed Kitaplığındaki Katı’ Tekniğinde Yapılmış Yazma Eser Kapak İçlerinin İncelenmesi

Erdem · 2025, Sayı 88 · Sayfa: 81-100 · DOI: 10.32704/erdem.2025.88.081
Tam Metin
Cilt; bir kitap veya mecmuanın yapraklarını dağılmaktan korumak için yapılan koruyucu kapağa denilmektedir. Ön ve arka kapaklar, miklep, sertab, sırt, iç kapaklar ve şiraze cildin bölümlerini oluşturur. Cilt kapakları kullanılan malzemeye göre sınıflandırılır ve süsleme tekniklerine göre incelenirler. Derinin ince ince oyularak altın zemin üzerine yapıştırılması suretiyle yapılan süsleme müşebbek veya katı’ şemse adını alır. Cilt kapak içleri deri oyma olarak karşımıza çıkar ve sonraları kâğıt oymacılığı şeklinde devam eden katı’ sanatı ile ilgili yapılan araştırmalarda genellikle kâğıt oymalar üzerinde durulmuş, deri oymacılığı araştırmalar yeterince yer bulamamıştır. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi Türkiye’nin en zengin yazmalarına sahip bir ihtisas kütüphanesidir. III. Ahmed Kitaplığı da bu kütüphane içerisinde yer almaktadır. Bu makalenin konusu III. Ahmed Kitaplığında bulunan katı’ tekniğinde yapılmış yazma eser kapak içleridir. III. Ahmed Kitaplığında yer alan 15 ve 16. yüzyıl tarihli olan 5 cildin (TSMK, A.242, A.3169, A.1357, A.21, A.1585) kapak içi bezemesinde katı’ sanatı tespit edilmiş ve betimsel araştırma yöntemi kullanılarak tezyinatları açısından incelenmiştir. III. Ahmed Kitaplığındaki ciltlerin niteliği, cilt sanatı açısından bilimsel olarak tanıtılması amaçlanmıştır. Cilt sanatının önemli bir bölümünü oluşturan kapak içi süslemeleri açısından yapılan çalışmalardaki eksiklikleri gidermek, dönem özelliklerini belgelemek, Türk sanatı açısından oldukça önemlidir. Yazma eserlerin katı’ sanatlı kapak içlerinde mühür ya da mücellitlerle ilgili bilgiye rastlanmamıştır. Ciltlerin kapak içleri kahverengi ve vişne çürüğü renk deri ile kaplanmıştır. Kapak içlerinde bordür, köşebent, şemse, salbek, miklep, sertab bölümlerinde katı’ tekniği görülür. Ayrıca iç kapak üzerinde yer alan şemse ve miklepteki dendanlı form uygulaması, köşebentlerde Baba Nakkaş üslubunda içeriye doğru kıvrımların yer alması, Fatih döneminin özelliklerindendir. Şemseler dışında tam zeminli ciltler de bulunmaktadır. Kitapların kapak içleri genellikle lacivert, mavi, yeşil, altın, sülyen, siyah zemin üzerinde derinin oyulması ile yapılmış katı’ tekniği tezyinata sahiptir. Katı’ uygulamalarının deri üzerinde geleneksel motiflerin nasıl bir tasarımla uygulanmış olduğunun bilinmesi adına yapılan tespitlerde ayrıca önem arz etmektedir. Desenlerde Selçuklu tezyinatını devam ettiren rumi motifi, bitkisel motif kullanılmış ve 15. yüzyılda kullanılmaya başlanan bulut motifi de rumi motifinin yanına eklenmiştir. Yazma eser iç kapaklarının diğer kütüphanelerdeki örneklerle de karşılaştırması yapılmıştır. 15 ve 16. yüzyıl cilt iç kapak bezemelerinde yüzyıllar arası geçişler çok keskin değildir. Her yüzyılda bir önceki yüzyılın geleneğinin devamıyla birlikte şekil ve bezeme bakımından katı’ sanatlı yazma iç kapaklar, dış kapak tarzında yapılmış, dönemin cilt üslubu ve tezyinat programını yansıtmaktadır.