56 sonuç bulundu
Dergiler
Yayınlayan Kurumlar
Yazarlar
Anahtar Kelimeler
- Türkiye. 4
- Archives 3
- France 3
- Fransa 3
- I. Dünya Savaşı 3
Yapay Zekânın Doğuşu Ve Altın Çağında Türkiye Cumhuriyeti’nde Düşünen Makinelere Yönelik Algı
Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi · 2026, Cilt XLII, Sayı 113 · Sayfa: 213-245 · DOI: 10.33419/aamd.1959688
Özet
Tam Metin
Yapay zekâ kavramının doğuşuna giden süreçte, düşünen makineler üzerine bilimsel fikirler gelişmeye başlamıştır. Dünya’da ortaya çıkan bu yöndeki fikirler, Türkiye’de de kendini göstermiş ve buna yönelik algı düzeyinde artışın güçlenmesini sağlamıştır. Bu süreçte yapay zekâ terimi doğrudan kullanılmasa da otomasyon, makine mantığı, elektronik beyin ve sibernetik gibi imgeler etrafında akıllı makinelerin yapabilecekleri işlemler üzerine bir ilgi ön plana çıkmıştır. Yapay zekâ kavramını karşılayabilecek terimler üzerinden gidilerek, bu kavramların ne zaman kullanılmaya başladığı, ilk çıktığı yıllarda nasıl anlaşıldığı, bu yönde devlet politikalarının oluşturulup oluşturulmadığı ve kamuoyunun tavrının belirlenmesi amaçlanmıştır. Türkiye’nin modernleşme çizgisinde, bilimsel gelişmelere yapay zekâ veya düşünen makineler teknolojisi üzerinden bakışın irdelenmesi çalışmanın özgün yönünü içermektedir. Çalışmada yapay zekânın doğuş yıllarına ve özellikle de altın çağı olarak nitelendirilen 1956-1974 sürecine odaklanılarak zaman sınırlamasına gidilmiştir. Bu yıllarda yapay zekâ veya düşünen makinelere yönelik Türkiye’de gelişen algının ölçülebilmesi adına kapsamlı bir literatür taraması gerçekleştirilmiştir. Bu bağlamda çalışmada yapay zekâ üzerine yazılan araştırma eserlerinden yararlanılmış ayrıca kamuoyunun nabzını tutabilmek adına özellikle gazeteler taranmıştır. Bunun yanında popüler bilim yayınları, arşiv belgeleri ve TBMM resmi kayıtları da incelenmiştir. 1950’li yıllardan itibaren dünyada başlayan yapay zekânın kuramsal gelişimi, Türkiye’de özellikle düşünen makinelerin veya elektronik beyinlerin yapabilecekleri üzerinden ele alınmıştır. Makinelerin düşünebilme ve karar verebilme özelliklerinin geliştirilmesi toplumda hem umut, hem de korkuyu beraberinde getirmiştir. Zira akıllı makinelerin insanları işsiz bırakabileceği endişelerinin yanı sıra, bu teknolojinin bilimsel yeni ilerlemeleri beraberinde getirebileceği şeklinde beklentiler de görülmüştür. 1956-1974 yılları arasında yapay zekâ veya düşünen makinelere yönelik toplum algısı soyut bir boyutta kalırken, bilim çevreleri tarafından takip edilmesi gereken bir alan olarak yaklaşılmıştır.
I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’ni Savaş Dışı Bırakma Girişimleri: Münferit Sulh Teklifleri Ve Darbe Teşebbüsleri
Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi · 2026, Cilt XLII, Sayı 113 · Sayfa: 1-37 · DOI: 10.33419/aamd.1959240
Özet
Tam Metin
Bu makale, I. Dünya Savaşı sırasında Türk Boğazları ekseninde yürütülen askerî ve diplomatik mücadelelerin kesişim noktasında Osmanlı Devleti’nin karşı karşıya kaldığı çok boyutlu baskıları ele almaktadır. Özellikle Çanakkale Harekâtı çerçevesinde, İtilaf Devletleri’nin Osmanlı’yı Almanya’dan kopararak savaştan çekilmeye zorlamak, Osmanlı cephelerindeki tüm güçlerini Avrupa’daki asıl cephede yoğunlaştırmak ve Boğazlar üzerinden Rusya’ya Almanya karşısında kritik lojistik desteği sağlamak amacıyla geliştirdiği üç katmanlı strateji incelenmektedir. Bu strateji; münferit sulh teklifleri ile Osmanlı’ya toprak bütünlüğü, mali destek ve mevcut hükûmetin korunması gibi cazip avantajlar sunulması; ittifak ilişkilerini sarsmaya yönelik yoğun propaganda faaliyetleri ve iç siyaseti hedef alan darbe girişimleri üzerinden eş zamanlı olarak yürütülmüştür.
Araştırma, Osmanlı arşiv belgeleri, diplomatik raporlar ve dönemin basın kaynaklarına dayanmakta olup, İtilaf Devletleri’nin sunduğu cazip tekliflerin, özellikle Rusya’ya duyulan yapısal ve tarihsel güvensizlik nedeniyle Osmanlı yönetimi tarafından reddedildiğini göstermektedir. Çanakkale ve Kûtü’l-Amâre’deki askerî başarılar, Osmanlı karar alıcılarının gizli diplomasi, psikolojik savaş ve iç siyaseti istikrarsızlaştırma girişimlerine karşı stratejik direnç geliştirmesini sağlamıştır. Bu durum, Osmanlı’nın savaş sürecindeki ittifak politikası kararlarının yalnızca askerî değil, aynı zamanda diplomatik ve iç siyasî faktörler tarafından şekillendiğini ortaya koymaktadır.
Makale, İtilaf stratejisinin askerî, diplomatik ve iç siyaseti hedef alan unsurlarını birbirini tamamlayan paralel girişimler olarak bütüncül bir çerçevede ele almakta; Türk Boğazlarının uluslararası siyasetteki merkezî jeopolitik önemini, Osmanlı’nın ittifak sadakatini koruma kararlılığını ve bu kararlılığın sınırlarını analiz etmektedir. Çanakkale Cephesi’nin çoğunlukla askerî başarı olarak değerlendirilen yüzünün, gizli diplomasi ve darbe girişimleriyle şekillenen bilinmeyen boyutunu açığa çıkararak literatüre özgün katkı sağlamaktadır.
Bulgular, Osmanlı karar alıcılarının Rusya kaynaklı varoluşsal tehdit algısı nedeniyle Almanya’yı vazgeçilmez bir denge ve güvenlik ortağı olarak gördüklerini ve bu nedenle kısa vadeli ödünler karşılığında ittifakı riske etmenin hem stratejik hem de siyasal açıdan rasyonel bulunmadığını ortaya koymaktadır. Bu bağlamda çalışma, Osmanlı yönetiminin çok boyutlu baskılara karşı geliştirdiği stratejik ihtiyatı, diplomatik mahareti ve iç siyasî istikrarı koruma kapasitesini ayrıntılı biçimde değerlendirmektedir. Ayrıca literatüre, Çanakkale ve Boğazlar bağlamındaki görece az bilinen gizli diplomasi girişimlerini ve iç muhalefeti denetleme mekanizmalarını bütüncül bir çerçevede analiz etme olanağı sunmaktadır.
Rıza Şah Pehlevi Döneminin İran Türklerinin Kimlik Sürecine Etkileri
Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi · 2026, Cilt XLII, Sayı 113 · Sayfa: 39-64 · DOI: 10.33419/aamd.1959251
Özet
Tam Metin
İran coğrafyası Selçukluların bu bölgeye hâkim oldukları XI. yüzyıldan, XX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar olan zaman diliminde genel itibariyle farklı Türk kökenli hanedanlıklar tarafından yönetilmiştir. Ancak 1925 yılı itibariyle Rıza Şah Pehlevi’nin başa geçmesiyle birlikte İran’da Fars kimliğini merkeze alan ve diğer kimlikleri pasifize etmeye dayalı kimlik inşa etme süreci başlatılmıştır. Nitel araştırma yöntemi ile kaleme alınan bu çalışmanın amacı, Rıza Şah Pehlevi döneminde uygulanan söz konusu politikaların İran’da yaşayan Türk topluluklarının kimlik sürecine etkisini incelemektir. Rıza Şah’ın Farslaşma politikalarına İran’da Türk topluluklarının verdiği reaksiyon ne olmuştur, İran’da Türk kimliğinin şekillenmesine bu politikaların tesiri nasıldır, İran’da Türk milliyetçiliği söylemlerinin artışına bu politikaların etkisi nasıldır, İran Türklerinin kimlik söylemi içerisinde Fars ve Türk etnik kimliğinin yeri nasıl konumlanmıştır şeklindeki sorulara cevap aramaktadır. Söz konusu çalışma, İran’da Türk kimliğinin yeri ve konumunun tespiti konusunda güncelliğini de koruyan önemli bir meseleyi aydınlatması bakımından önemlidir. Araştırmanın bulguları ise şu şekildedir: Azerbaycan Türklerinin bir kısmı İranlılaşma-Farslaşma söylemine hizmet eden bir kimlik anlayışı benimseyerek Farslaşma politikasının ve Fars kimliğinin etkisi altında kalmışken büyük çoğunluğu ise kendi kimlik bilincine sahip çıkma ve Türk kimliğini öne çıkarma eğilimleri göstermiştir. Kaşkaylar ise söz konusu dönemlerde aşiret asabiyesi ruhuyla hareket etmişler ancak bu zaman zarflarında güçleri ve nüfusları büyük oranda ortadan kaldırılmıştır. Sünni mezhebe mensup olan Türkmenlerde ise Sünnilik ve aşiret asabiyesi, kimlik ve milli kimlik oluşumuna yoğun bir şekilde etki etmiştir. Türkmenlerin kimlik ve milli kimliklerine en bağlı olan ve geleneksel özelliklerini en çok koruyan Türk grubu olmalarının sebebi, mensup oldukları Sünni mezhebin, kimlikleri ve milli kimlikleri üzerindeki şekillendirici etkisi ve bulundukları coğrafyadan dolayıdır. Şahsevenler ve Halaçlarda aşiret asabiyesi diğer Türk aşiretlerine göre daha azdır. Sayıca az olmaları da asimile sürecinde etkili rol oynamıştır.
Türkiye-Suriye Dostluk Ve İyi Komşuluk Sözleşmesi (30 Mart 1940) Çerçevesinde Uyrukluk Ve Emlak Sorunları
Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi · 2026, Cilt XLII, Sayı 113 · Sayfa: 167-211 · DOI: 10.33419/aamd.1959686
Özet
Tam Metin
Birinci Dünya Savaşı sırasında imzalanan Sykes-Picot Anlaşması, Orta Doğu’da coğrafi, etnik ve kültürel özelliklerinden uzak yapay sınırlar çizdi. Savaşın ardından Osmanlı İmparatorluğu’nun Orta Doğu’dan çekilmesi ve Türkiye’nin sınırlarının belirlenmesi, vatandaşlık ve mülkiyet sorunlarını gündeme getirdi. Bir yandan Suriye sınırında kalan Türkler, diğer yandan Türkiye’den göç eden Suriyeliler ve diğer vatandaşlar, Türkiye’de bıraktıkları mülklerle ilgili karşılıklı sorunlar yarattı. 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Anlaşması bu sorunu çözmeye çalıştı. Anlaşmanın 13. maddesi, Türk-Suriye sınırının her iki tarafında mülk ve arazi sahibi olan kişilerin, Osmanlı döneminde sahip oldukları mülkiyet haklarını koruyacaklarını öngörüyordu. Bu kişiler, gümrük vergisi ödemeden arazilerini işleyebilecek ve hayvanlarını sınırdan geçirebileceklerdi. Ayrıca, hak sahiplerinin vatandaşı oldukları ülkede vergilerini ödeyecekleri de kararlaştırıldı. Lozan Antlaşması’nın “Haklar ve Menfaatler” başlıklı 65. maddesi, ülke sınırları dışındaki Türk vatandaşlarının ve Türkiye’deki yabancı uyrukluların mülkiyet haklarını güvence altına almayı amaçlıyordu. Daha sonra, Suriye ve Lübnan için Fransa ile imzalanan 1926 Dostluk ve İyi Komşuluk Antlaşması’nın 3. ve 9. maddeleri, 27 Ekim 1932’de imzalanan Mülkiyet Anlaşması ve 30 Mayıs 1936 tarihli Ankara Anlaşması’nın 3. maddesi uyarınca soruna çözümler getirildi. Vatandaşlık konuları da 4 Temmuz 1938’de Ankara’da imzalanan protokol ile düzenlendi. 23 Haziran 1939’da Hatay’ın Türkiye’ye katılması, Suriye ile diplomatik ilişkilerin bozulmasına ve ardından bölgeden Suriye’ye büyük bir göç dalgasına yol açmıştır. Türkiye-Suriye Anlaşması, Fransa ile diplomatik ilişkilerin iyileştirilmesi amacıyla 30 Mart 1940’ta imzalanmıştır. Bu anlaşmanın amacı, iki ülke arasında diplomatik ilişkilerin geliştirilmesi, dostluk bağlarının güçlendirilmesi ve iyi komşuluk ilişkilerinin kurulmasıydı. Taraflar, vatandaşların mülkiyet haklarını tanımayı, etkilenen taraflar için karşılıklı çözümler bulmayı ve gerekirse yeni bir mülkiyet anlaşması imzalamayı taahhüt ettiler. Çalışmanın amacı, Türkiye ile Fransa arasında 30 Mart 1940 tarihinde imzalanan Türkiye-Suriye Dostluk ve İyi Komşuluk Anlaşması sürecinin Fransa Dışişleri Bakanlığı Arşivlerinde nasıl yansıtıldığını araştırmaktır. Çalışmanın odak noktası olan anlaşmaya giden süreçte çözüm arayışları, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivindeki belgeler ve ilgili literatür kaynakları kullanılarak incelenmiştir.
Erken Cumhuriyet Döneminde Millileşme Ve Modernleşme Söylemi: Muhit Dergisi Üzerine Bir İnceleme (1928-1933)
Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi · 2026, Cilt XLII, Sayı 113 · Sayfa: 65-98 · DOI: 10.33419/aamd.1959265
Özet
Tam Metin
Erken Cumhuriyet döneminin önemli süreli yayınlarından biri olan Muhit dergisi, Cumhuriyet’in ilk yıllarında uygulamaya konulan millileşme politikalarının popüler basın vasıtasıyla topluma aktarılmasında etkili bir mecra olarak öne çıkmaktadır. 1928-1933 yılları arasında yayımlanan “Resimli Aylık Aile Mecmuası” başlığıyla yayın hayatına başlayan dergi, yayın hayatının ilerleyen safhalarında milli dil, milli tarih, milli eğitim, edebiyat, kültür, askerlik, teknoloji ve havacılık gibi alanlarda yayımladığı içeriklerle belirgin bir fikir dergisi niteliğini kazanmıştır. Dergide yer alan yazılar, erken Cumhuriyet’in ulus-devlet inşa sürecinde öne çıkan fikirlerle biçimlenmiş ve Cumhuriyet yeniliklerini destekleyen bir tavır takınmıştır. Özellikle milli dil ve tarih konularında kaleme alınan yazılarda, Harf Devrimi ve dil politikaları tarihsel bir süreklilik çerçevesinde değerlendirilmiş ve milli kimliğin yeniden inşası hedeflenmiştir. Eğitim, edebiyat, tiyatro ve şiir aracılığıyla işlenen askerlik, kahramanlık ve fedakârlık konuları, milli duyguları güçlendirmek ve toplumsal birlik duygusunu pekiştirmek için motivasyon kaynağı olarak kullanılmıştır. Bunun yanı sıra havacılık, teknoloji ve kadın pilotlara dair yazılar ise modernleşme sürecinin her kesimdeki etkisine vurgu yapmakta, kadınların toplumsal hayattaki görünürlüğüne ve dönüşüm sürecindeki rollerine dikkat çekmektedir.
Bu çalışmada, Muhit dergisinin 1928-1933 yılları arasında yayımlanan sayıları nitel araştırma yöntemi çerçevesinde incelenmiş, derginin ilgili dönemine ait sayıları birincil kaynak olarak kullanılmış ve analiz edilmiştir. İncelemeler sonucunda elde edilen veriler, tematik içerik analizi yoluyla değerlendirilmiş, derginin milli söylemleri çerçevesinde dönemin fikir dünyası ve kültürel yönelimleri ortaya konulmuştur. Çalışmanın amacı, Muhit dergisinin erken Cumhuriyet Döneminde gerçekleştirilen millileşme çabalarını nasıl yansıttığını ve derginin bu çabalarla ilgili yazılarını değerlendirmektir. Özellikle dergide kaleme alınan milli dil, milli tarih bilinci ve milli ekonomi gibi konular bağlamında derginin dönemin toplumsal ve kültürel dönüşümündeki rolü incelenmektedir. Bu çalışma ayrıca derginin devletin yenilik hareketlerini halkla paylaşma biçimini ve bu yeniliklerin desteklenmesindeki rolünü ortaya koymayı amaçlamaktadır.
Ali Naci Karacan Ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Kaleminden İnkılap Gazetesinde Serbest Cumhuriet Fırkası
Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi · 2026, Cilt XLII, Sayı 113 · Sayfa: 99-139 · DOI: 10.33419/aamd.1959682
Özet
Tam Metin
Türkiye’nin çok partili yaşama geçme arzusunun sonucu olarak kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF), sadece siyasal sistemde değil Türk basını ve kamuoyu nezdinde de önemli bir karşılık bulmuştur. Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın teşviki ile Ali Fethi Okyar tarafından kurulan SCF, dört ay kadar süren kısa ömrüne rağmen hem iktidar-muhalefet ilişkilerinin hem de siyasal kültürün evrilmesinde dikkate değer bir rol oynamıştır. Çalışmanın merkezinde yer alan İnkılap gazetesi, 30 Ağustos 1930 tarihinde yayın hayatına başlamış ve SCF’nin kurulduğu dönemde siyasal basın alanında yoğun tartışmalara sahne olmuştur. Bu çalışma, SCF’nin kuruluşundan kendini feshettiği döneme kadar olan süreci İnkılap gazetesi üzerinden incelerken Ali Naci Karacan ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun köşe yazıları ile SCF’nin siyasal ve düşünsel temsillerini analiz etmeyi amaçlamaktadır. Araştırma kapsamında nitel araştırma yöntemlerinden doküman analizi tekniği kullanılmış, verilerin sistematik bir şekilde değerlendirilmesi için MAXQDA yazılımından yararlanılmıştır. Çalışmada yer alan köşe yazarlarının yazıları doküman analizi ile tematik başlıklara ayrılırken nitel veri analizi yazımı ise MAXQDA aracılığı ile incelenmiştir. MAXQDA da veriler, “SCF’nin söylemleri”, “siyasal sorumluluk” ve “partinin kurumsallaşma süreci” gibi konular çerçevede tematik olarak kodlanmıştır. Bu tematik çözümleme sayesinde, Karacan ve Karaosmanoğlu’nun SCF’ye ilişkin değerlendirmeleri, siyasal tutumları ve muhalefet anlayışları arasındaki örtüşen ve ayrışan noktaları ortaya çıkartılmıştır. Analiz sonuçları, Karacan’ın daha eleştirel ve temkinli bir tutum sergilediği; Karaosmanoğlu’nun ise dönemin koşullarına daha duyarlı bir muhalefet anlayışı benimsediği görülmektedir. Yapılan analizler ile Karacan ve Karaosmanoğlu’nun düşünsel farklılıkları ve örtüşen yönleri ortaya çıkarıldığı gibi Türk basının siyasetle kurduğu ilişki ve muhalefet anlayışı tarihsel bir bağlamda değerlendirilmiştir. Böylece Türk basınından İnkılap gazetesinin ve köşe yazarlarının siyasetle kurduğu ilişki ortaya çıkarılmak hedeflenmiştir.
İngiliz Büyükelçisi Sir David Kelly’e Göre Türkiye’de İş, Emek Ve Sosyal Politikalar (1936-1947)
Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi · 2026, Cilt XLII, Sayı 113 · Sayfa: 141-165 · DOI: 10.33419/aamd.1959683
Özet
Tam Metin
Bu makale, II. Dünya Savaşı sonrası değişen uluslararası düzende, Türkiye’nin sosyal politika alanındaki dönüşümünü, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ile olan ilişkileri çerçevesinde incelemektedir. Özellikle 24 Kasım 1947 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirilen ILO bölgesel konferansının ardından, İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi Sir David Kelly tarafından hazırlanan ve İngiliz Dışişleri Bakanlığına sunulan kapsamlı rapor temel alınmaktadır. İngiltere, II. Dünya Savaşı’nın muzaffer bir ülkesi olarak, dünya siyasetine yön vermekte ve Türkiye ile Orta Doğu coğrafyasıyla ilgilenmektedir. Türkiye’deki gelişmeleri yakından takip eden İngiltere, bölgenin değişim ve gelişimine yönelik ciddi katkılar sağlamaktadır. Savaş süresince İngiltere’yle sıcak ilişkiler kuran Türkiye, savaştan sonra da bu sıcak ilişkilerini sürdürmeye devam etti. Türkiye’de görev yapan İngiliz diplomatlar, Türkiye’deki her gelişmeyi Londra’ya rapor ettiği gibi Türkiye’nin iç ve dış sorunlarıyla da yakından ilgilendiler. Bu çalışma tamamen İngiliz diplomatlarınca hazırlanmış raporlara dayanmaktadır. Bu raporda geçen, Türkiye’deki iş mevzuatının gelişimi, sosyal güvenlik uygulamaları ve bu alandaki kurumsal-kültürel dinamikler analiz edilmektedir. Rapor, yalnızca yasal düzenlemeleri değil, aynı zamanda uygulamadaki aksaklıkları, bürokratik yapıyı ve uluslararası normlara uyum düzeyini de ayrıntılı biçimde değerlendirmektedir. Makalede, Türkiye’nin 1936 tarihli 3008 sayılı İş Kanunu’ndan itibaren gelişen sosyal politika anlayışı, grev ve sendikalaşma hakları, kırsal kalkınma girişimleri ve uluslararası normlarla uyum çabaları ışığında değerlendirmektir. Bu doğrultuda nitel bir yöntem benimsenmiş; arşiv belgeleri, diplomatik yazışmalar ve İngiliz Büyükelçiliği yıllık raporu gibi birincil kaynaklar temel alınmış ve incelenmiştir. Çalışma Türkiye’nin sosyal devlet anlayışı doğrultusunda attığı adımları ortaya koymayı amaçlamaktadır. Ayrıca ILO’nun 1947 İstanbul Konferansı’nın Türkiye üzerindeki etkileri ve İngiliz gözlemleri ışığında, Türk sosyal politika yapısının dış gözlemle nasıl değerlendirildiği anlatılmaktadır. Bu bağlamda makale, Türkiye’nin II. Dünya Savaşı sonrasındaki yıllarda sosyal politika yönelimlerinin tarihsel bir değerlendirmesini sunmakta ve bu yıllara ışık tutmaktadır.
Çanakkale Muharebelerinde Mustafa Kemal’in (Atatürk) Siper Savaşına Yönelik Emirlerinin Analizi
Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi · 2025, Cilt XLI, Sayı 112 · Sayfa: 431-488 · DOI: 10.33419/aamd.1832448
Özet
Tam Metin
19.1 yüzyılın başından itibaren tartışmasız bir şekilde devam eden taarruz savaşlarının müdafaa savaşları üzerine üstünlüğü I. Dünya Savaşı ile birlikte bir meydan okuma ile karşı karşıya kalmıştı. Batı Cephesi’nde ordular yaklaşık dört yıl boyunca siper savaşı nedeniyle mevzilere gömülmüştü. Benzer şekilde Çanakkale Cephesi de I. Dünya Savaşı’nda siper savaşının yaşandığı en önemli cephelerden birisi olmuştu. Bununla birlikte yeni ortaya çıkan savaş şartlarından dolayı siper savaşına yönelik I. Dünya Savaşı’ndan önce var olan yaklaşım yeterli olmamıştı. İlk defa bu savaşta siper hatları hem birden fazla sayıda hem de bitişik bir şekilde inşa edilmişti. Müdafaa anlayışı ve uygulamaları tek bir hat üzerinde değil derinliğine tertibat anlayışı içerisinde geliştirilmişti. Bu yeni anlayış ve uygulamalar savaşın nihai olarak taarruzla sonuçlandırılacağı kabulünün aksine müdafaada saplanıp kalma tehlikesini ortaya çıkarmıştı. Dolayısıyla taarruz savaşlarının üstünlüğü düşüncesinin hâkim olduğu bir askerî dünyada yetişen ancak müdafaanın sert yüzüyle karşı karşıya kalan I. Dünya Savaşı komutanlarının siper savaşlarına nasıl cevap verdikleri önemlidir. Bu çalışmada Çanakkale müdafaasının önde gelen komutanı Mustafa Kemal’in [Atatürk] siper savaşına yönelik kara muharebelerinin başladığı 25 Nisan ile cepheden ayrıldığı 10 Aralık 1915 tarihleri arasındaki harp emir ve raporları incelendi. Mustafa Kemal Bey’in siper savaşına yönelik yaklaşımın temelini inisiyatif üstünlük anlayışı oluşturduğu görüldü. Cephede sonucu tayin edebilecek önemli muharebelerin meydana geldiği Eylül 1915’e kadar Mustafa Kemal’in müdafaada saplanıp kalma tehlikesinden kaçınmaya çalıştığı, karşı taarruz anlayışını temel taktik yaklaşım olarak kabul ettiği ve sahra tahkimatının organizasyonuna da karşı taarruz anlayışı ile yaklaştığı tespit edildi. Bununla birlikte cephenin statik bir mevzi muharebesi halini aldığı Eylül 1915’ten sonra cephe müdafaa karakterini kazansa da Mustafa Kemal, cepheyi aktif müdafaa anlayışıyla komuta etti. Derinliğine tertibat, siper hatları arasında irtibatın sağlanması, emir-komuta düzeni, istinat ve ihtiyat kuvvetlerinin kullanımı, atış idaresi, gözetleme, topçu-piyade iş birliği gibi hususlar Mustafa Kemal’in harp emir ve raporlarına yansıyan diğer taktik unsurlar olmuştur. Bu çalışmada, Mustafa Kemal’in askerlik düşüncesi ilk defa siper savaşı üzerinden ele alınmıştır. Çalışmanın, Mustafa Kemal’in askerî düşüncesine dair olan literatüre katkıda bulunmasının yanı sıra Çanakkale Cephesi’ndeki siper savaşı taktikleri hakkında bir açıklama olacağı düşünülmektedir.
Türk Basınından Bir Süreç İki Perspektif: Alemdâr Ve İzmir’e Doğru Gazetelerine Göre Millî Mücadele Döneminde Biga Olayı (16 Şubat -16 Nisan 1920)
Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi · 2025, Cilt XLI, Sayı 112 · Sayfa: 525-578 · DOI: 10.33419/aamd.1832474
Özet
Tam Metin
Mondros1 Ateşkes Antlaşması’ndan sonra Anadolu’nun İtilaf Devletleri tarafından işgal edilmesi, özellikle halk arasında büyük bir üzüntü ve hayal kırıklığına yol açmıştır. Bu işgallere karşı Kuva-yı Millîye kurulmuştur. Kuva-yı Millîye, hem işgalci İtilaf Devletleri hem de İstanbul Hükûmeti ve bu Hükûmetin taraftarı olan kendi öz kardeşlerine karşı vatanı savunmak için mücadele etmiştir. İtilaf Devletleri’nin kontrolündeki İstanbul Hükûmeti’nin girişimleriyle ülkenin genelinde isyanlar ve ayaklanmalar baş göstermiştir. Bu isyanların en önemlilerinden birisi de Biga’da meydana gelmiştir. Biga’nın hem İstanbul’a yakın olması hem de padişah taraftarlarının çok olması sebebiyle Bigalılar İstanbul Hükûmeti’nin etkisi altında kalmış ve Millî Mücadele karşıtı olmuştur. İstanbul Hükûmeti Biga’daki Millî Mücadele’yi ortadan kaldırmak için, 16 Şubat 1920 tarihinde Biga merkezli II. Anzavur isyanını başlatmıştır. Bu isyanın başlamasında İngilizler de etkili olmuştur. İstanbul Hükûmeti uyguladığı propagandayla Bigalıların çoğunluğunun bu isyana katılmasını sağladığı gibi, isyanı bastırmak için toplanan birliklerde firarlara da sebebiyet vermiştir. Fakat daha sonra 16 Nisan 1920 tarihinde Çerkez Ethem bu ayaklanmayı bastırmıştır. Bir taraftan Anadolu işgallerinin haksız yere yapıldığını ve işgale karşı direnişi desteklemek için Anadolu’da birçok yayın organı faaliyette bulunurken diğer yandan Hilafet ve padişah yanlısı pek çok yayın organı da Millî Mücadele ve Kuva-yı Millîye karşı yayın faliyetlerinde bulunmuştur. Bu yayın organlarından en önemlilerinden birisi de Alemdâr gazetesiydi. Refi‘ Cevad’la özdeşleşen bu gazete, İstanbul Hükûmeti ve İtilaf Devletleri yanlısı bir tutumu yansıtmış; buna karşılık, Millî Mücadele Harekâtı’na ve Kuvâ yı Millîye’ye karşı aleni bir muhalefet sergilemiştir. kamuoyunu etkilemeye yönelik yoğun bir propaganda faaliyeti sürdürmüş, Millî Mücadele’nin meşruiyetini sorgulayan söylemler geliştirmiştir. Biga Olayı, gazete tarafından yakından izlenmiş; bu ayaklanma, Millî Mücadele karşıtı söylemi destekleyecek şekilde değerlendirilmiş ve kamuoyunun Anadolu’daki direnişe karşı yönlendirilmesi amacıyla kapsamlı biçimde kullanılmıştır. Mazazillî Mücadele Dönemi’nde yayınlanan basın organları arasında öne çıkanlardan biri de İzmir’e Doğru gazetesiydi. Vasıf Çınar’la özdeşleşen bu gazete, Ankara Hükûmeti’ni ve Millî Mücadele’yi aleni bir şekilde desteklemiş; İsttanbul Hükûmeti ile İtilaf Devletleri’ne ise karşı bir duruş sergilemiştir. İzmir’e Doğru, Biga Ayaklanması’nı, İstanbul Hükûmeti ile dış güçlerin iş birliğiyle Millî Mücadele’ye karşı yürütülen organize bir tehdit olarak değerlendirmiştir. Bu kapsamda, halkı, millî birlik ve direniş ekseninde kenetlenmeye çağırmış; Millî Mücadele’nin meşruiyetini ve haklılığını savunma görevini üstlenmiştir. Biga Olayı, gazete tarafından yakından takip edilmiş ve kamuoyunun bilinçlendirilmesi amacıyla kapsamlı biçimde işlenmiştir. Bu çalışma, Alemdâr ve İzmir’e Doğru gazetelerinde neşredilen yazı ve makaleler aracılığıyla Biga Hadisesi’nin basına yansımasını ele almaktadır. Eski harflerle yayımlanmış bu gazetelerin farklı sayı ve sayfaları incelenerek, söz konusu olayın dönemin basını tarafından nasıl temsil edildiği ortaya konulmaya çalışılmıştır.
16. Kolordu Kumandanı Mustafa Kemal Paşa’nın Siirt Ziyaretleri
Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi · 2025, Cilt XLI, Sayı 112 · Sayfa: 489-523 · DOI: 10.33419/aamd.1832465
Özet
Tam Metin
Siirt, Birinci Dünya Savaşı esnasında Osmanlı İmparatorluğu’nun doğu sınırlarını savunma ve stratejik geçiş yollarını kontrol etme görevini üstlenen önemli noktalardan biri olmuştur. Bölgedeki Rus işgali tehdidine karşı Siirt halkı, oluşturduğu gönüllü milis kuvvetleriyle büyük bir mücadele vermiştir. Bu kritik dönemde Mustafa Kemal Paşa, Siirt’e gelerek askerî birlikleri denetlemiş, cephe hattını güçlendirmeye yönelik çeşitli önlemler almıştır. Paşa’nın gerçekleştirdiği ziyaretler, yalnızca askerî hedeflerle sınırlı kalmayıp, aynı zamanda Siirt halkının moral ve motivasyonunun artırılması bakımından da mühim bir rol oynamıştır. Netice itibarıyla söz konusu ziyaretler, bölgedeki savunma tertibatının tahkim edilmesine, askerî kaynakların yeniden yapılandırılmasına ve sivil halkın direncinin kuvvetlendirilmesine önemli katkılarda bulunmuştur.
Makale, Birinci Dünya Savaşı sırasında Siirt’in sahip olduğu stratejik önemi ve 16. Kolordu Kumandanı Mustafa Kemal Paşa’nın kente gerçekleştirdiği iki ziyareti ele almaktadır. Çalışma, Mustafa Kemal Paşa’nın Siirt’e geliş tarihleriyle ile ilgili mevcut belirsizlikleri gidermeyi ve bu ziyaretleri dönemin askerî ve toplumsal koşulları çerçevesinde doğru tarihsel bağlamlarıyla değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
Mustafa Kemal Paşa’nın Siirt’e gerçekleştirdiği ilk ziyaret, dönemin arşiv belgeleri ve çeşitli hatıratlarla belgelenmiş ve tarihsel olarak desteklenmiştir. Buna karşın Paşa’nın Siirt’e yaptığı ikinci ziyarete ilişkin herhangi bir arşiv belgesine ulaşılamamıştır. Bu nedenle söz konusu ikinci ziyaretin tarihi bağlamı ve içeriği büyük ölçüde Mustafa Kemal Paşa’nın Birinci Dünya Savaşı sırasında tuttuğu notlara ve dönemin anlatılarına dayanmaktadır.