489 sonuç bulundu
Yayınlayan Kurumlar
Yazarlar
Anahtar Kelimeler
- Osmanlı Devleti 42
- Ottoman Empire 40
- Osmanlı 31
- Ottoman 26
- Osmanlı İmparatorluğu 15
- İstanbul 12
- İngiltere 11
- Ottoman State 11
- Ticaret 10
- Architecture 9
Akdeniz’den Balkanlara İhtilâl Senaryoları: Kırım Savaşı’ndan Sonra Osmanlı Balkanlarında Ulusötesi İhtilâlci Hareketler ve Garibaldini
Belleten · 2026, Cilt 90, Sayı 318 · Sayfa: 519-562 · DOI: 10.37879/belleten.2026.519
Özet
Tam Metin
1848 Devrimlerinin etkisi, 1860’lar boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nda daha derinden hissedildi. Kırım Savaşı’nın ardından Rusya’nın siyasi prestijindeki gerileme, Balkanlardaki devrimci hareketleri, imparatorluklar arası ve maceraperest devrimcilerle yeni ittifaklar kurmaya sevk etti. Bu dönemde Garibaldi’nin Venedik için Avusturya İmparatorluğu’na karşı yürüttüğü mücadele, Balkan Yarımadası üzerinde önemli ideolojik ve siyasi yansımalara yol açtı. İtalyan birliği savaşlarında kritik roller üstlenen gönüllüler, Osmanlı Balkanlarındaki yerel devrimci hareketlere direniş ve örgütlenme bakımından yeni bir model sundu. Garibaldini, Avusturya İmparatorluğu’na karşı geliştirdiği siyasi ve paramiliter yapılanmaları Balkanlara taşıyarak, Osmanlı İmparatorluğu’nu ulusötesi bir devrimci hareketle karşı karşıya getirdi. Çeşitli uluslardan devrimcileri bünyesinde barındıran Garibaldinilerin girişimleri, Osmanlı’nın Balkan eyaletleri için ciddi bir tehdit oluşturdu. Etkileri ve popülariteleri arttıkça, bölgedeki yerel isyancılarla siyasi ittifaklar arayışına girdiler ve böylece yerel sosyo-politik hareketlerde ideolojik ve örgütsel dönüşümleri tetiklediler. Bu süreç, söz konusu hareketlerin devrimci komiteler etrafında yeniden yapılandırılmasına yol açtı. Yerel ve ulusal devrimci komiteler ile ulusötesi Garibaldici hareket arasındaki etkileşim, 1860’larda Osmanlı İmparatorluğu’nun karşı karşıya kaldığı Karadağ, Bosna-Hersek, Sırbistan, Makedonya ve Girit krizlerinde özellikle belirgindi. Ayrıca, 1848 Devrimleri sonrasında Osmanlı ordusunda görev yapmış bazı Avrupalı devrimciler, Garibaldi ile bağlantılı Osmanlı karşıtı hareketlere katılarak siyasi aidiyetlerini değiştirdiler. Bu makale, Garibaldinilerin benimsediği devrimci stratejileri incelemekte ve 1860’lar boyunca Balkanlardaki yerel devrimci hareketlerin ulusötesi niteliğini vurgulamaktadır.
Maliye Nazırı Musa Safvetî Paşa Hakkında Bir Hiciv ve Tezyif Raporu (1841-1845)
Belgeler · 2026, Cilt XLIII, Sayı 47 · Sayfa: 173-246 · DOI: 10.37879/belgeler.2026.173
Özet
Tam Metin
Bu makale, Tanzimat döneminin tartışılan isimlerinden Maliye Nazırı Musa Safvetî Paşa (1841-1845) hakkında daha önce yayımlanmamış olan bir hiciv ve tezyif raporunu incelemektedir. 1839 yılında Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nun ilanıyla oluşan Reşîd Paşa’nın liderliğindeki reform taraftarı Babıali zümresi ile saraya bağlı ve askeri yapıya dayanan muhalif hizip arasındaki güç mücadelesi kapsamında ele alınan Safvetî Paşa, ikinci grubun önde gelen bir şahsiyetidir. Otuz yıla yakın süren kariyeri müddetince kritik vazifeler üstlendiği bilinen paşa hakkındaki görüşler içerisinde dengeli bir biyografik anlatım bulunmamaktadır. Kimi devlet adamları tarafından kendisine methiyeler düzülürken bazı çağdaşlarınca da kasıtlı yolsuzlukların mümessili olarak kabul edilmiştir. Makalenin temelini teşkil eden rapor daha ziyade ikinci görüşün bir örneği olarak Safvetî Paşa’yı gayrimüslim tüccarlarla paralel bir mali yapı kurmak, devletin kaynaklarını kişisel bir zenginleşme aracı olarak kullanmak ve meşru olmayan tekeller vasıtasıyla hazinenin içini boşaltmakla suçlamıştır. Rapor, Paşa’nın kaime kurunu manipüle etmekten Reşîd Paşa ile irtibatı olan bazı bürokratları azlettirerek yerlerine kendi müntesiplerini ikame etmeye, ordu müteahhitleriyle yapılan mukavelenamelerde yolsuzluk yapmaya ve ziraat sisteminin gelişimini önlemeye kadar çok sayıda faaliyetine yer vermiştir. Siyasi maksatlarla yazılan rapor, Tanzimat maliyesinin köklü sorunlarını, mali enstrümanların suistimale açık olan potansiyelini ve bürokratik sürtüşmelerin kurumsal mekanizmanın işleyişine tesirini göstermesi bakımından ehemmiyeti haizdir. Bu çerçevede bu makale arşiv belgeleri, yerli ve yabancı literatür aracılığıyla örneğine nadir rastlanan raporun muhtevasını deşifre edebilmek, farklı nüshalarını mukayeseli bir yöntemle translitere etmek ve asıllarıyla birlikte neşretmek amacıyla kaleme alınmıştır.
Çukurova Âyânları V: Hasanpaşazâde Ahmet Bey III
Belgeler · 2026, Cilt XLIII, Sayı 47 · Sayfa: 1-172 · DOI: 10.37879/belgeler.2026.1
Özet
Tam Metin
Çukurova tarihinde 1750-1850 tarihleri arasında önemli rol oynamış olan Karslızâdeler ve daha sonraki adıyla Hasanpaşazâdeler ile ilgili belge serisine Türk Tarih Kurumu Belgeler Dergisi’nde Ahmet Bey III isimli bu makalemiz ile devam ediyoruz. Böylece bir taraftan bölge tarihine hizmet ederken, bir taraftan da Osmanlı Türk tarihinin karanlık yönlerini aydınlatmaya çalışıyoruz.
Ahmet Bey ile ilgili olarak daha önceki yayınlarımızda bazı bilgiler sunmuştuk. Ahmet Bey, Adana Beylerbeyi Hasan Paşa’nın torunu; Üzeyir sancakbeyi Abdullah Paşa’nın oğludur. 1793-1811 yılları arasında birçok defa Adana mütesellimliği yapmış, Adana, Tarsus, Sis ve Tevâbii Mukataasını kardeşi Mehmet Bey ve babasının amcası oğlu Mustafa Bey ile birlikte yönetmiştir. Ölümünden sonra kardeşi Mehmet Bey ve daha sonra oğlu III. Hacı Ali Bey Adana mütesellimi olmuştur.
Ahmet Bey ile ilgili belgeler incelendiğinde Ahmet Bey’in mütesellim olarak Adana’nın tek hâkimi olduğunu görmekteyiz. 1811 yılında eceliyle öldüğünde birçok mukataanın sahibi olduğu gibi şehirde satın aldığı mülklerle de şehrin en zenginlerinden birisi konumundaydı. Öldüğünde yerine kardeşi Mehmet Bey’in geçmesi için atılan adımlar, bütün ulema ve sulehanın toplanıp kadı efendiye gelmesi ve İstanbul’dan berat gelmeden göreve başlatılması tam bir diplomasi zaferidir.
İngiliz Diplomatik Arşiv Belgelerinde Kütahya Mültecileri Krizi (1850-1851)
Belgeler · 2026, Cilt XLIII, Sayı 47 · Sayfa: 247-400 · DOI: 10.37879/belgeler.2026.247
Özet
Tam Metin
Bu çalışma, FO 424 serisi İngiliz diplomatik arşiv belgelerine dayanarak, 1850-1851 yıllarında Kütahya’ya yerleştirilen ve ikametleri denetim altında tutulan Macar ve Leh mülteciler meselesini belge temelli ve analitik bir yaklaşımla incelemektedir. Mültecilerin Osmanlı Devleti’ne sığınmasıyla başlayan süreç, Avusturya ve Rusya’nın güvenlik kaygılarıyla temellendirilen ve önemli siyasal sonuçlar doğurma potansiyeli taşıyan ısrarlı iade talepleri doğrultusunda kısa sürede çok aktörlü ve karmaşık bir uluslararası krize dönüşmüştür. Bu bağlamda Babıâli, geleneksel dönemde padişahın şahsi himaye ve takdir yetkisine dayanan iltica uygulamasını, Tanzimat sonrasında şekillenen hukuki gerekçelendirme, diplomatik müzakere ve devlet egemenliğinin uluslararası hukuk çerçevesinde savunulması esaslarına dayalı kurumsal bir devlet pratiğiyle yeniden tanımlayarak söz konusu talepleri kesin biçimde reddetmiş; böylece hem Osmanlı Devleti’nin egemenlik haklarını hem de uluslararası hukuk bağlamında üstlendiği ilkesel sorumlulukları koruma yönündeki iradesini açık biçimde ortaya koymuştur. Çalışma, İngiltere’nin krizin seyrine yönelik diplomatik yönlendirme çabalarını, insani ve stratejik unsurları bir arada barındıran diplomatik yaklaşımını ve Osmanlı Devleti’nin uluslararası konumunu güçlendirmeye yönelik destekleyici tutumunu, Avusturya’nın baskıcı, güvenlik odaklı ve zorlayıcı politikalarıyla karşılaştırmalı biçimde analiz etmektedir. Ayrıca, merkezin taşra üzerindeki idari, güvenlik ve denetim mekanizmalarını Kütahya örneği üzerinden inceleyerek, kriz yönetiminin yalnızca uluslararası arenada değil, Osmanlı taşrasında uygulanan idari pratikler üzerinden de nasıl şekillendiğini göstermektedir. Arşiv belgeleri, 1851 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin müdahil olmasıyla meselenin transatlantik bir boyut kazandığını ve Babıâli’ye önemli bir diplomatik manevra alanı sağlayarak çözüm sürecini hızlandırdığını ortaya koymaktadır. Mültecilerin 1 Eylül 1851’de tahliye edilmesi, Osmanlı Devleti’nin uluslararası baskılara rağmen egemenlik temelli ve tutarlı bir idari - diplomatik tutum sergilediğini göstermektedir. Bu yönüyle Kütahya örneği, diplomasi, uluslararası hukuk ve taşra yönetimi kesişiminde özgün bir kriz yönetimi modeli sunmaktadır.
Erken Tunç Çağı’nda Kültepe-Kaniş Yerleşiminin Batı Sınırı Üzerine Bir Değerlendirme
Höyük · 2026, Sayı 17 · Sayfa: 19-42 · DOI: 10.37879/hoyuk.2026.1.019
Özet
Tam Metin
Kültepe (eski Kaniş), Kayseri il merkezinin 20 km kuzeydoğusunda, Erciyes Dağı’nın kuzeyinde uzanan ve Sarımsaklı Çayı tarafından sulanan verimli bir ovada yer almaktadır. Kaniş Höyüğü ve Aşağı Şehir olmak üzere iki bölümden oluşan yerleşimin çapı yaklaşık 2,5 km’dir. Bu boyutlarıyla sadece Anadolu’nun değil aynı zamanda eski Yakın Doğu’nun da en büyük Tunç Çağı kentlerinden biridir. Kültepe-Kaniş’te 1948 yılından bu yana sürdürülen kazı çalışmaları, arkeoloji dünyasına eşsiz eserler kazandırmış ve önemli keşiflere yol açmıştır. Doğal ve tarihi yolların kesiştiği merkezi ve stratejik konumu, onu MÖ 2. binyılın ilk çeyreğinde, diğer bir ifadeyle Asur Ticaret Kolonileri Çağı’nda Anadolu’nun en güçlü kent merkezlerinden biri hâline getirmiştir. Bu avantajlı konumu, şüphesiz kentin sadece MÖ 2. binyılda değil, aynı zamanda MÖ 3. binyılda da Anadolu, Mezopotamya ve Suriye arasında uluslararası bir ticaret ve sanat merkezine dönüşmesinde etkin bir rol oynamıştır. Bugüne kadar yapılan Erken Tunç Çağı araştırmaları, anıtsal kamu binalarının bulunduğu höyüğün merkezi kısmına odaklanmış ancak iskân sahasının ne kadar bir alana yayıldığı ve özel meskenlerin olup olmadığı sorusu henüz yanıtlanmamıştır. Bu sorulara cevap bulmak amacıyla son yıllarda höyüğün kuzeyinde ve batı yamacında bir dizi kazı gerçekleştirilmiştir. Bu çalışma, batı yamacı kazılarına odaklanmakta ve 2020-2021 yılı kazıları ışığında Erken Tunç Çağı yerleşiminin yayılım alanını ve kentin gelişim sürecini analiz etmektedir.
Van Ayanis Urartu Kent Sitadelindeki Tanrı Haldi Tapınak Kompleksi Kuzey Mekânları: Bir Ön Değerlendirme
Höyük · 2026, Sayı 17 · Sayfa: 43-64 · DOI: 10.37879/hoyuk.2026.1.043
Özet
Tam Metin
Doğu Anadolu’nun yüksek yaylalarını ve dağlarını kendilerine yurt edinen Urartu Krallığı, en parlak dönemini MÖ 7. yüzyılda yaşamıştır. Argişti oğlu Rusa’nın bu parlak sürecinde gerçekleştirilen imar faaliyetlerinden en önemlilerinden biri de Ayanis Kalesi/Kenti’dir. Ayanis’te 1989 yılından bu yana kesintisiz olarak sürdürülen kazı çalışmalarında birçok yapı grubu açığa çıkarılmıştır. Bu yapı grupları arasında en önemlisi ve en dikkat çekicisi kuşkusuz baş tanrıları Haldi’ye ithaf edilmiş olan Tapınak Kompleksi’dir. Tapınak Kompleksi’ni oluşturan tapınak avlusu, cella, podyumlu salon, tapınak depo odaları ve kuzey mekânlar içerisinde kazısı tamamlanmamış tek alan kuzey mekânlardır. 1997-1998 kazı sezonunda bir kısmı kazılan bu mekânların kazısı tamamlanmadan tekrar üzerleri kapatılmıştır. Tapınak avlusunda gerçekleştirilen arkeolojik kazılar sonucunda, avlunun batı duvarında herhangi bir kapı girişine rastlanılmamıştır. Dolayısıyla tapınak avlusu ile söz konusu avlunun batısında bulunan evsel mekânların tapınak avlusuna doğrudan bir bağlantısı tespit edilememiştir. Kuzey mekânlarda sürdürülen kazı çalışmaları, bu bağlantıya ışık tutacak niteliktedir. 2020 yılında yeni dönem kazılarıyla birlikte yaklaşık olarak 350 metrekarelik bir alanı kapsayan bu bölümde kazılara yeniden başlanmıştır. Anıtsal boyutları ile dikkati çeken bu mekânlardaki kazılar, önümüzdeki sezonlarda da devam edecektir. Kuzey mekânların işlevine yönelik yapılan çalışmalarla birlikte bu mekân diziliminin en batısında yer alan bölümde, evsel mekânlarla ilintili olması muhtemel bazı ipuçları yakalanmıştır. “Kuzey mekânlar” olarak tanımladığımız bu mekân diziliminin kazıları devam etmekte olup bu yayında söz konusu alanın buluntularıyla birlikte bir ön değerlendirmesi yapılmıştır.
Early Evidence for Prehistoric Weaving in Inner Western Anatolia: The Case of Ekşi Höyük
Höyük · 2026, Sayı 17 · Sayfa: 1-18 · DOI: 10.37879/hoyuk.2026.1.001
Özet
Tam Metin
Ekşi Höyük is a Neolithic settlement located in the Upper Büyük Menderes Basin (Inner West Anatolia). Excavations that began in 2015 provide new data regarding the Neolithization process of the region. The findings indicate that the settlement was continuously occupied from the early 7th millennium BC to the mid-5th millennium BC. This study evaluates the data related to weaving within the context of Phase 4 (ca. 6200–6000/5900 BC) of the mound. The typology, spatial distribution, and potential functions of the 57 clay spindle whorls recovered from this phase have been analyzed. The spindle whorls are classified into three main types: spherical, biconical, and depressed/oval (ellipsoid). Spatial analysis demonstrates that the finds are concentrated particularly within apsidal buildings, suggesting that weaving held a significant place in household production. In contrast, it is observed that different production activities are more prominent in quadrangular structures. Finds such as weights, awls, needles, and possible shuttles serve as additional indicators supporting textile activities. Furthermore, it is suggested that clay figurines with painted clothing descriptions from Ekşi Höyük and Hacılar Höyük may indicate the symbolic aspects of weaving.
Tatarlı Höyük’te Ele Geçen Kourotrophos Figürinleri
Höyük · 2026, Sayı 17 · Sayfa: 65-88 · DOI: 10.37879/hoyuk.2026.1.065
Özet
Tam Metin
Eski Çağ toplumlarının kültür ve sanat anlayışının aydınlatılması bağlamında önemli bir yere sahip olan terrakotta figürinler, kalıp yapım tekniğinin öğrenilmesi ile beraber yaygın bir kullanım hâlini almıştır. Bu eserler kült törenleri dışında gündelik hayatın bir yansıması olarak da kullanım görmüştür. Birbirinden farklı konuların işlendiği ve oldukça geniş sayılabilecek bir repertuvara sahip olan terrakotta figürinleri arasında anne-çocuk birlikteliğini konu alan heykelcikler önemli bir yer tutmaktadır. Prehistorik çağlardan itibaren karşımıza çıkmaya başlayan anne-çocuk tasvirleri, Orta Çağ sanatında da kendisine yer bularak uzun süreli bir kullanım geleneğine işaret etmektedir. Çocuk besleyen/büyüten/bakıcısı anlamlarına gelen kourotrophos aynı zamanda anne-çocuk birlikteliğini konu alan figürinleri tanımlamak için de kullanılmaktadır. Helenistik Dönem’de, ayakta veya oturur şekilde betimlenen ve çocuğu farklı pozisyonlarda taşıyan birbirinden farklı figürinlerin varlığı bilinmektedir. Bu makalede, Ovalık Kilikya’da yer alan Tatarlı Höyük’ün Sitadel kesiminde yapılan kazı çalışmaları sırasında ele geçen kourotrophos figürinleri tanıtılmaktadır. Tatarlı Höyük’ün Helenistik Dönem tabakasında açığa çıkarılan bu figürinler, büyük atölyelerin ürünü olmaktan ziyade taşra üslubu ile ön plana çıkmaktadır. Helenistik Dönem’e tarihlenen kourotrophos figürinleri kendi içinde çocuk taşıyan ve çocuk emziren kadınlar olmak üzere iki tip altında incelenmektedir. Helenistik Dönem’e ait yapı katları içindeki konumu ve stilistik özellikleri bakımından irdelenen buluntular söz konusu dönem içindeki kült uygulamalarına ışık tutmaktadır.
Karia Khersonesosu Ölü Gömme Gelenekleri Üzerine Yeni Bulgular: Amos Nekropolisi’nden Bir Podyum Mezar
Höyük · 2026, Sayı 17 · Sayfa: 89-120 · DOI: 10.37879/hoyuk.2026.1.089
Özet
Tam Metin
Marmaris’in yaklaşık 25 km güneyinde, Asarcık olarak anılan bir tepenin üzerinde yer alan Amos müstahkem bir tepe yerleşimidir. Güncel arkeolojik bulgular kent tarihinin MÖ 10. yüzyıla kadar geriye gittiğini ortaya koymaktadır. Amos, tarihi kayıtlarda ilk kez MÖ 5. yüzyılda görülür. Attika-Delos Deniz Birliği’ne üye olduğu bilinen kentin ismi, MÖ 428 yılı Atina Vergi Listeleri’nde bir kez geçmektedir. MÖ 4. yüzyıldan itibaren Rhodos Peraia’sının bir parçası olan Amos, Rhodos’un sosyo-kültürel ve politik etki alanı içerisine girmiştir. Rhodos Peraia’sının merkezini oluşturan Karia Khersonesosu (Bozburun Yarımadası), bu dönem boyunca kendine özgü bir kültür ortaya koymuştur. En belirgin hâliyle kendini ölü gömme geleneklerinde gösteren bu özgün kültüre ait en güncel veriler 2020’de Amos’ta gerçekleştirilen kazılar ile elde edilmiştir. Amos Nekropolisi’nde bir aile mezarında yürütülen kazılar neticesinde Karia Khersonesosu ölü gömme geleneklerine ait önemli bulgulara ulaşılmıştır. Söz konusu çalışma, burada gerçekleştirilmiş ilk bilimsel mezar kazısı olup, bölgenin ölü gömme geleneklerine dair en somut verileri sunmaktadır. On gömü alanının olduğu mezarda hem kremasyon hem de inhumasyon gömüler bir arada görülmektedir. Kremasyon gömülerde ostothekler ve urne kapları kullanılmıştır. Mezarda ölü hediyesi olarak bırakılan unguentariumların yanı sıra, Kharon geleneğini yansıtan çok sayıda sikke ele geçmiştir. MÖ 3. yüzyılda inşa edilen mezarın MS 3. yüzyıla kadar kullanıldığı tespit edilmiştir. Bu makale ile sadece Amos’a değil, aynı zamanda Karia Khersonesosu’na ait ölü gömme geleneklerine yeni ve somut bir katkının sağlanması amaçlanmaktadır.
Beycesultan Bizans Dönemi’ne Dair Yeni Veriler ve Şarap İşliği
Höyük · 2026, Sayı 17 · Sayfa: 175-192 · DOI: 10.37879/hoyuk.2026.1.175
Özet
Tam Metin
Batı Anadolu’nun önemli höyük yerleşimlerinden biri olan Beycesultan Höyüğü’nde, 1954-1959 yılları arasında Ankara İngiliz Arkeoloji Enstitüsü tarafından yürütülen kazılarda Bizans Dönemi’ne ait tabakalar açığa çıkarılmıştır. Üç evreli olduğu belirtilen bu tabakalara ilişkin ayrıntılı bir yayın bugüne kadar yapılmamıştır. Önceki çalışmalarda, 6. yüzyıla tarihlenen bir kilisenin varlığından söz edilmiş; 7-9. yüzyıllarda Arap akınlarının bölgede yarattığı siyasal ve toplumsal istikrarsızlık sonucunda Beycesultan’daki yerleşimin önemini yitirdiği ileri sürülmüştür. Bu değerlendirmelere dayanarak 10. ve 11. yüzyıllarda Beycesultan’da tahkimli bir Bizans yerleşiminin var olduğu da ileri sürülmüştür.
2007 yılında başlatılan yeni dönem kazılarında, yerleşimin Batı Konisi üzerinde 9-11. yüzyıllara tarihlenen, üç evreli Bizans Dönemi tabakaları ortaya çıkarılmıştır. Bu tabakalarda herhangi bir kurumsal yapıya rastlanmamış; buna karşılık çok odalı sivil mimari yapılar ile bunlarla ilişkili sırlı ve sırsız seramikler, cam, metal, fildişi ve kemikten yapılmış çok sayıda küçük buluntu ele geçirilmiştir. İlk ve yeni dönem kazılarının sonuçları doğrultusunda, höyüğün Doğu Konisi üzerinde Bizans Dönemi’ne ait bir yerleşimin bulunmadığı görüşü uzun süre kabul görmüştür.
Yerleşimin Doğu Konisi’nin güney yamacında 2020-2021 yıllarında başlatılan kazı çalışmaları ise bu görüşün yeniden değerlendirilmesini gerekli kılan önemli veriler ortaya koymuştur. Bu çalışmalar, söz konusu alanın en erken 6. yüzyılda bir işlik alanı olarak kullanıldığını, uzun bir aradan sonra 10. ve 11. yüzyıllarda da aynı işlevini sürdürdüğünü göstermektedir. Yerleşimin güney eteklerinde konumlanan bu işlik alanının, Menderes Nehri’nin sağladığı su kaynaklarından yararlanmak amacıyla bu noktada kurulmuş olması kuvvetle muhtemeldir. Özellikle 6. yüzyıla tarihlenen şarap işliği, bölgede günümüzde de önemini koruyan bağcılık geleneğinin erken bir örneğini temsil etmektedir.