8 sonuç bulundu
Uygulanan Filtreler
  • Civilization
Yayın Yılı
Anahtar Kelimeler

Mustafa Rahmi Balaban’ın İnsani ve İlahi Duygu Medeniyeti

Erdem · 2025, Sayı 89 · Sayfa: 73-92 · DOI: 10.32704/erdem.2025.89.073
Tam Metin
Mustafa Rahmi Balaban (1888-1953), Cumhuriyet dönemi Türk düşünce hayatında önemli bir yere sahip olmasına rağmen, yeterince tanınmayan bir aydındır. Osmanlı Devleti’nin son döneminde başlayan eğitim ve kültür hareketlerinin Cumhuriyet’le birlikte sistematik bir yapıya kavuşturulmasına öncülük etmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında çeşitli kurumlarda görev almış ve dönemin aydınlanma hareketine katkıda bulunmuştur. Ziya Gökalp ile Telif ve Tercüme Bürosu’nda çalışmış, eğitim alanında gerçekleştirilen ulusal kongrelerde aktif olarak yer almış ve uluslararası eğitim kongrelerinde Türkiye’yi temsil etmiştir. Balaban, Cumhuriyet dönemi modernleşme hareketlerinin bir parçası olarak, eğitim, medeniyet ve toplum alanlarındaki düşünceleriyle dikkat çekmiştir. Gazete ve dergilerde yayımladığı yazılarla Türk milletinin bilinçlenmesi ve çağdaşlaşması için çaba göstermiştir. Ayrıca, İzmir Halkevinde görev alarak düşüncelerini halkla doğrudan paylaşmayı tercih etmiştir. Eğitimci kimliğiyle tanınan Balaban, çalışmalarını sadece eğitimle sınırlı tutmamış, aynı zamanda medeniyet ve toplum konularında özgün görüşler geliştirmiştir. Cumhuriyetin aydınlanma mefkûresine katkı sağlayan Mustafa Rahmi, dönemin entelektüel ortamında önemli bir figür olmuştur. Bu çalışmanın amacı, Mustafa Rahmi Balaban’ın medeniyet düşüncesini incelemektir. Mustafa Rahmi Balaban, Balkan Savaşı ve I. ile II. Dünya Savaşlarına tanıklık etmiş ve bu deneyimler, onun medeniyet anlayışını şekillendirmiştir. Savaşların yarattığı yıkım ve acı, Balaban’ın sevgi ve dayanışmaya dayanan bir medeniyete özlem duymasına neden olmuştur. Bu yıkıcı toplumsal gerçeklik, onun düşünce dünyasını şekillendirmiş ve medeniyetin yalnızca teknik ilerlemeye dayanarak varlığını sürdüremeyeceğini savunmuştur. Balaban, teknik ilerlemenin medeniyetin inşasında önemli bir yer tuttuğunu kabul etmekle birlikte, bunun tek başına insanlık için yeterli olmadığını düşünmüştür. Ona göre, medeniyetin inşası ve devam etmesi için, teknik gelişmenin insani ve ilahi duygularla bütünleşmesi gerekir. Bu düşüncesini “İnsanî ve İlahi Duygu Medeniyeti” kavramıyla somutlaştırmış ve medeniyetin hem maddi hem de manevi boyutlarıyla şekillenmesi gerektiğini savunmuştur. İnsani ve ilahi duygu medeniyeti, teknik ilerlemenin insani duygular, değerler ve manevi ilkelerle bütünleştiği bir medeniyet anlayışıdır. Bu yaklaşım, medeniyetin inşasında maddi kalkınmanın yanı sıra ahlaki, duygusal ve ruhsal gelişimin de önemli bir rol oynadığını gösterir. Balaban, kendi çağı içinde medeniyet konusuna özel bir ilgi duymuş ve kendi medeniyet tasavvurunu insani ve ilahi duygu medeniyeti olarak ortaya koymuştur. O, medeniyetin insani, ilahî ve duygu boyutunun olduğunu düşünmüş ve bu boyutları bir bütün teşkil edecek şekilde bir araya getirmiştir. Bu anlayış hem Cumhuriyet dönemi medeniyet tasavvurlarında hem de medeniyet felsefesi bağlamında kendine özgü bir yer işgal etmektedir.

Hangi İslam?

Erdem · 2020, Sayı 79 · Sayfa: 199-224 · DOI: 10.32704/erdem.838785
Jacques Berque İslam terimi hem jeopolitik konuşlanmayı hem de en büyük üç tek Tanrılı dinin en gencinin sosyal ve manevi içeriklerini kapsar. Yedinci yüzyılın ilk yarısında Arabistan’da ortaya çıkan İslam, ihtida, kültürel cazibe ve fetih yoluyla yayıldı. Bazıları tarafından hala bilinmiyor olsa da, günümüzde dünyanın en canlı sistemlerinden biridir. Bu makale, 20. yüzyılın ünlü Fransız sosyal bilimcisi Jacques Berque’in ölümünden bir hafta önce Avrupa ve Arap Dünyası ile İslâm ve Batı ilişkileri hakkında yapmış olduğu tarihî ve sosyolojik bir tahlildir. Berque burada yoğun ve özlü bir anlatımla İslam’ın coğrafî ve beşerî konumuna, kültürel farklılıklarına, diğer bir ifadeyle bu köklü medeniyetin çağımızda farklılaşmış uzantılarına dikkat çekiyor. İslam ülkeleri arasında gerçekleştirilen uluslararası toplantılarda, İslam medeniyetinin temel sorunlarının tartışılmasından daha çok yerel ve geçici bazı meseleler üzerinde durulmakla yetinildiğini vurgulayan Berque, çağımızda İslam’ın asıl meselelerini küresel kapsamda ele alıyor. Ona göre, Ortaçağda İslam Batı tarafından, mesela bir Pierre Abélard (1079-1142), bir Ramon Lull (1235-1315) tarafından daha iyi anlaşılmıştı. Batı’nın İslam ve Çin gibi oluşumlara karşı tutumu, Sanayi Devrimi’nden sonra değişti. Kibir ve egemenlik mantığı hâkim oldu. Emperyalizm ya da “sanayi devriminin genişlemesi”, halklar ve kültürler arasındaki değişim mekanizmasını bozdu. İslam, iki veya üç asırdan bu yana, geçmişte kendisinin de kullandığı Batı rasyonalitesini işletmeyi sürdüremedi. İbn Rüşt ya da İbn Haldun’un çok verimli düşünceleri takipçilerini bulamadı. Bu büyük medeniyet mekanik performanslardan mahrum kaldı. “Takip hastalığına” tutuldu, taklitten başı döndü. Batı ile ilişkileri, “burukluk ve ötekilik” temeli üzerine oturdu. Batı bugün İslam’a tamamen olumsuz yaklaşıyor. Japonya’yı ayıplamıyor, ondan korkuyor. Ona göre, Çin kullanılacak harika bir müşteri... Hindistan’ın “metafizik eğilimi” bu devi “zararsız” kılıyor. Müslüman’a gelince, o “ebedi bir Sarazen’dir. En kötü bir modernlikle daha tehlikeli olabilir. Batı, İslam’ı üç konuda suçluyor: “Bazen terörizme varan bir saldırganlık; din görevlisini siyasette kullanma eğilimi; İnsan haklarına saygı konusunda isteksizlik... Bugün kadın hakları bunun en kesin ölçütüdür”. Berque, bunların sebeplerini anlatarak cevaplarını veriyor. İslam’da bu sorunları gözlemlemenin, Batı tarihinin yıkımlarını unutturamayacağını belirtiyor ve “örosantrizmden/Avrupa merkezciliğinden” sakınılmasını tavsiye ediyor. Berque’e göre, İslam, maneviyatının bir kısmını kaybetmeye başlamıştır. Müslümanların çoğu, İslam’ı yabancı kumpaslara, rejimlerin başarısızlığına ve insanların kötülüğüne karşı bir sığınak olarak görüyor. Bu rol, manevî rolün önüne geçmiştir. Demokrasi mahkûm edilmiştir. Bazı grupların bu tutumu, Müslüman toplumların tümünün bağnazlık ve hoşgörüsüzlükle suçlanmalarına sebep olmuştur. Bu toptancı suçlamalar tamamen «haksız”dır. Ancak bugünün İslam’ı kitleleri tatmin etmiyor. Özgünlüğünü koruyan ve dünyanın gidişatına ayak uyduran bir “gelişme İslam’ı”, dinamik bir İslam inşa etmek gerekiyor.

Peyami Safa’nın Düşünce ve Sanat Dünyasında Mistisizm

Erdem · 2012, Sayı 62 (Peyami Safa Özel Sayısı) · Sayfa: 299-318
Tam Metin
Peyami Safa, sadece şekil hususiyetleri bakımından değil, geniş bir entellektüel arka planın tezahür ettiği zengin ve derin muhtevasıyla da mühim olan romanlar kaleme almıştır. Bu romanların hemen hepsinde, ahlâk ve medeniyet kavramlarının ana ekseni oluşturduğu görülür. Yazarın düşünce dünyasında vuku bulan arayışlar, ahlak ve medeniyet meseleleriyle ilgili görüşlerinin, mistisizm dolayısıyla genişlemesi ve tamamlanması sonucunu doğurmuş ve bu durum romanlarına da aksetmiştir. Matmazel Noraliya'nın Koltuğu ve Yalnızız, mistisizmin bir dünya görüşü olarak yer aldığı ve izah edildiği romanlardır.

Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun Romanlarında Türk Tarihinin Yorumu

Erdem · 2007, Sayı 49 (Mustafa Necati Sepetçioğlu Özel Sayısı) · Sayfa: 1-6
Tam Metin
Mustafa Necati Sepetçioğlu; sanatkâr, romancı, tarihî romancı olmazdan önce Türkolojiyi bitirmiş bir Türkolog idi. Bunun için de Türk tarihini, özellikle Anadolu'daki Türk tarihini derinlemesine inceleyen M. Fuad Köprülü, Ömer Lütfi Barkan, Osman Turan gibi bilginlerin etkisi ile yetişti. Bu bilginler, Anadolu'daki Türk kültür ve medeniyetinin, Orta Asya Türk kültür ve medeniyetinin devamı olduğunu gösterdiler. Sepetçioğlu, bu bilim gerçeklerini roman yoluyla, tarihî romanlarıyla işledi. Özellikle Konak romanında Kumral Dede bu devamı gösteren bir kahramandır.

Millî Romantik Tarih Dönüştürümü: Kilit

Erdem · 2007, Sayı 49 (Mustafa Necati Sepetçioğlu Özel Sayısı) · Sayfa: 97-106
Tam Metin

Malazgirt Zaferi'nin 900. yıldönümü münasebetiyle kaleme alınan M. Necati Sepetçioğlu'nun Kilit adlı romanı, milli romantik bir duyarlılıkla tarihi geçmişi hal'e taşır ve şimdi'de yeniden yorumlar. Anadolu'nun vatanlaşmasında bir dönüm noktası olan Malazgirt Zaferi, Türk varlığının Anadolu'da tutunmasında kilit bir konum üstlenir. Yazar, bu önemli kuruluş ve toprağa kök salma dönemine ait mitik enerjiyi günümüze taşıyarak bir misyon aşılaması yapmak ister. Alparslan, kolektif bilincin geleceğe yönelik yüce ideallerini taşıyan bir arketip olarak karşımıza çıkar.

Kilit adlı romanda yazar, tarihsel olanı edebi metne dönüştürürken, sloganik söyleme düşmeden yüksek bir anlatı düzeyi yakalar. Tebliğde, "Kilit"teki milli romantik tarih dönüştürümünün, roman kuramı açısından çözümlemesi yapılacaktır.

Atatürk ve Sömürgecilik (Emperyalizm)

Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi · 2003, Cilt XIX, Sayı 57 · Sayfa: 1157-1169
Atatürk askerî mücadele hayatı boyunca Türk Milletinin ve insanlığın sömürgeci emperyalist Avrupa yüzünden çektiği acıları yakından görmüş ve önderi olduğu Türk Milletinin geleceğin medeniyet ufkunda bir güneş gibi doğacağını, bunun da bütün insanlığın hizmetinde olacağını savunmuştur. Ayrıca bu medeniyetin Batı'nın sömürgeci medeniyetinin yerini alacağım, bunun sonucunda da mazlum milletlerin, Batı'nın sömürgeci medeniyetine bağımlı olmaktan kurtulacağı ve dünya nimetlerinin bütün toplumların hizmetine sunulacağı öngörüsünde bulunmuştur. Onun Emperyalizm karşısındaki mücadelesi mazlum milletlere örnek teşkil etmiştir.

Çağdaşlaşma, Uygarlık ve Türk Toplumu

Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi · 1995, Cilt XI, Sayı 31 · Sayfa: 5-19
1- Bu yazımızda, çağdaşlaşma ve uygarlık kavramları içeriğinde günümüzün. Türk toplumunun çok önemli bir problemine değinmek istiyo¬ruz. Söze çağdaşlaşma ve uygarlık kavramlarını tanımlamakla başla-mak ve sonra iki kavram arasındaki ilişkileri belirtmek ve. sonuç ola¬rak da bugünkü toplumumuzu bu iki kavram bakımından değerlen¬dirmek yazımızın konusunu oluşturacaktır.

Türk Toplumunda Çağdaşlaşma Gereği

Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi · 1985, Cilt I, Sayı 2 · Sayfa: 327-330
Kurtuluş Savaşını takiben çağdaşlaşma, Türk toplumu için kaçınılmaz bir ihtiyaç halinde idi. Diğer taraftan Lozan'da bağımsızlığını onaylatan yeni Türk Devletini bütün dünya, çağdaş nitelikleriyle görmek, çağdaş nitelikleriyle benimsemek istiyordu. Atatürk'ün daha Kurtuluş Savaşı esnasında ve Özellikle Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasını izleyen yıllarda, hemen bütün konuşmalarında "uygarlık ve çağdaşlaşma" kavramları üzerinde önemle ve ısrarla durduğu görülür