828 sonuç bulundu
Dergiler
- Belleten 187
- Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi 126
- Erdem 110
- Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi 109
- Türk Dili Araştırmaları Yıllığı - Belleten 102
- Höyük 88
- Arış 86
- Belgeler 20
Yayınlayan Kurumlar
Yazarlar
Anahtar Kelimeler
- Osmanlı Devleti 27
- Ottoman Empire 24
- Osmanlı 21
- Ottoman 19
- İstanbul 17
Menkıbelerde Bedenin Sembolik İnşası: Ahmet Yesevî Örneği
Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi · 2026, Sayı 61 · Sayfa: 79-98 · DOI: 10.24155/tdk.2026.266
Özet
Tam Metin
Her medeniyeti yükselten, ilerleten ve ayakta tutan şahsiyetler vardır. Türk medeniyetinde bu şahsiyetlerden biri olan Ahmet Yesevî, Pîr-i Türkistan olarak anılan, Türk dünyasının manevi ve ruhani hayatına büyük etkisi olan ve Türklerin ilk tasavvuf yolunun kurucusu olarak bilinen büyük bir âlim ve mutasavvıftır. İlim dillerinin Farsça ve Arapça olduğu bir ortamda Türkçe yazan Ahmet Yesevî, ilim ve din anlayışı, âlimliği ve Dîvân-ı Hikmet’i ile İslamiyetin yayılmasında büyük rol oynamıştır. Olağanüstü olaylarla örülü menkıbeler, Ahmet Yesevî’yi halk inancında kutsal bir konuma getirmiş, bu kutsallık anlayışı, Yesevî menkıbelerinin geniş bir alana yayılmasını ve yaşatılmasını sağlamıştır. Beden, içine doğulan toplumun normları ile şekillenen bir olgudur. Beden folkloru ise toplumun bedeni anlamlandırma biçiminin incelenmesidir. Bedeni şekillendiren ve ona anlamlar kazandıran en büyük etkenlerden biri toplumdur. Toplumun beden anlayışı ve bedene atfedilen her kutsallık, yine o toplumun yaşayış biçimi, inanç sistemleri, töre, gelenek ve görenekleri çerçevesinde şekillenmektedir. Bu şekillenme sonucu toplumda karşılık bulan “kutsal” imgesi bedene atfedilen yeni anlamlar ortaya çıkarmaktadır. Bu çalışmada menkıbelerdeki “kutsal beden”in nasıl inşa edildiği, anlamların nasıl yüklendiği ve bedenin “kutsal beden” hâline gelmesi beden folkloru bağlamında, Ahmet Yesevî menkıbeleri üzerinden incelenmiştir. Çalışma Ahmet Yesevî’nin dört menkıbesinin tam metni ve bazı önemli sufilerin menkıbelerinden kısa alıntılar ile sınırlandırılmıştır. Menkıbelerde toplumun bedene yüklediği anlamlar ve bu anlamların “kutsallığa” nasıl evrildiği sunulmuştur. Çalışmada nitel araştırma yöntemlerinden içerik analizi kullanılmıştır. Elde edilen bulgular, tasavvufi düşüncede bedenin, yalnızca biyolojik bir canlı değil; ilahî hakikatin tezahür ettiği, doğayı ve toplumu yönlendiren, zamanı ve mekânı aşan sembolik bir merkez olarak kurgulandığını göstermektedir.
Ölü Bir Deniz Romanının Arketipsel Sembolizm Bakımından Değerlendirilmesi
Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi · 2026, Sayı 61 · Sayfa: 117-140 · DOI: 10.24155/tdk.2026.268
Özet
Tam Metin
Analitik psikolojinin kurucusu Carl Gustav Jung’un psikoloji literatürüne kazandırdığı arketip, insan türüne ait ortak bilişsel, duyusal ve davranışsal özellikleri barındıran bir kavramdır. Kolektif bilinç dışında yer alan ve çeşitli karakteristik imgeler yoluyla açığa çıkan bu kavram, kalıtım yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılarak gelecek nesillere taşınır. Jung’un üzerinde durduğu başlıca arketipler yeniden doğuş, gölge, persona, anima, animus, anne, yaşlı bilge ve büyükanne isimlerini taşır. Onun görüşünden yola çıkan Joseph Campbell bu arketiplere yola çıkış, erginlenme ve dönüş olmak üzere üç aşamadan oluşan aşama/ben ya da kahraman arketipini ekler. Hem Jung’a hem de Campbell’a göre zaman dışı, mekân ötesi niteliklere sahip arketipler, insanlığın en eski metinlerinde yer alır ve günümüzün edebî eserlerinde de bazı değişikliklerle farklı biçimlerde ortaya çıkar. Bu açıdan Erhan Bener’in Ölü Bir Deniz isimli romanına bakıldığında birçok arketipin varlığını bariz biçimde yansıttığı görülür. Anlatıdaki birinci dereceden kişilerin kahraman, persona, gölge, anima, animus ve büyükanne arketiplerine uygunluk taşıdığı tespit edilmiştir. Eserin iki temel kişisi pozisyonundaki Yüksel ve Adnan Refik, toplum tarafından kabul görmek için bilinçaltına ittikleri çeşitli arketipleri birbirini tanıyıp geçmişleriyle hesaplaşmaya başladıkları anda bilinçsiz biçimde gün yüzüne çıkarırlar. Onların uzun yıllar boyunca bastırıp arka plana attıkları arketiplerin görünür hâle gelmesi, eserin bünyesinde örtük biçimde bulunan anlamları aydınlatarak çok katmanlı bir okumayı mümkün kılar.
Using Digital Tools to Analyze Cultural Factors in the Translation of Toponyms in Mayne Reid’s Book The Headless Horseman
Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi · 2026, Sayı 61 · Sayfa: 169-184 · DOI: 10.24155/tdk.2026.270
Özet
Tam Metin
This paper examines how the integration of digital tools and traditional translation techniques can help address the cultural and linguistic challenges involved in translating toponyms in Mayne Reid’s book The Headless Horseman, translated from English into Kyrgyz. Since toponyms carry rich cultural, historical, and contextual significance, they are often difficult to render accurately across languages. This study highlights the importance of preserving cultural identity and contextual accuracy by combining modern digital tools such as AntConc and Voyant Tools with established translation strategies. Through a comparative analysis of the source text (ST) and target text (TT), AntConc is used to assess the frequency, distribution, and contextual usage of toponyms, while Voyant Tools reveals translation patterns and thematic emphases. Traditional translation techniques such as transliteration, localization, and explanatory translation complement these digital analyses by bridging cultural and linguistic gaps, as supported by relevant scholarly literature. The findings indicate that transliteration preserves phonetic authenticity, localization adapts names to resonate with Kyrgyz cultural contexts, and explanatory translation helps clarify unfamiliar references. Although digital tools enhance the translation process by offering data-driven insights, they cannot fully capture the nuanced cultural meanings embedded in place names. This underscores the continued necessity of human interpretation to ensure culturally appropriate and accurate translations. The study contributes to cross-cultural literary translation by demonstrating the value of a blended methodological approach and proposing a practical framework for translating toponyms, particularly in lesser-studied language pairs.
Deyim Sözlüklerinde Akrabalık Adları: Dilsel, Semantik ve Kültürel İnceleme
Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi · 2026, Sayı 61 · Sayfa: 185-222 · DOI: 10.24155/tdk.2026.271
Özet
Tam Metin
Deyimler; dilin söz varlığını, kültürel birikimini ve toplumsal değer yargılarını somutlaştıran kalıplaşmış dilsel yapılardır. Genellikle mecaz anlam taşıyan bu kalıplaşmış yapılar hem konuşma hem de yazı dilinde kullanılarak anlatılmak istenilen ifadeye derinlik katmaktadır. Deyimler, toplumların yaşayışlarını, gelenek, görenek, inanç ve dünya görüşlerini dilsel boyutta yansıtarak kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağlayan kültürel bir bellek ve miras konumunda yer almaktadır. Anlatıma derinlik, canlılık ve güç kazandıran deyimler, söz varlığının temel bileşenlerinden biridir. Bu çalışmada, deyim sözlüklerinde akrabalık adlarının kullanımı ve bu kullanımların kültürel, sosyal ve dil bilimsel yansımalarını ortaya koymak amaçlanmıştır. Nitel araştırma yöntemlerinden doküman analizine dayanarak farklı deyim sözlüklerinden derlenen veriler ışığında; ana, baba, kardeş, çocuk, evlât, gelin, görümce, güvey/damat gibi akrabalık adlarının deyimlerdeki bağlamları, metaforik ve mecazi kullanımları analiz edilmeye çalışılmıştır. Bu inceleme sonucunda, deyim sözlüklerinde geçen akrabalık adlarının, toplum yapısını ve değer yargılarını yansıtan önemli dilsel göstergeler olduğu anlaşılmıştır. Deyim sözlüklerindeki örneklerden yola çıkarak, akrabalık adlarının genellikle mecaz anlamlarda kullanıldığı, otorite, koruyuculuk, toplumsal cinsiyet rolleri, karakter özellikleri, davranış biçimleri ve yaşam deneyimleriyle ilişkilendirildiği görülmüştür. Bu kullanımlar, Türk toplumunun akrabalık ilişkilerine verdiği önemi, aile içi hiyerarşiyi ortaya koymaktadır. Tespit edilen bu dilsel veriler, akrabalık kavramının deyimlerdeki çok boyutlu anlamlarını açığa çıkarmakta ve deyimlerin sadece dilin bir parçası değil, aynı zamanda toplumsal kimliğin ve kültürel belleğin bir aynası olduğunu göstermektedir. Sonuç olarak bu çalışma, deyimlerin anlamsal zenginliğinin toplumsal dinamiklerle olan güçlü bağını ve Türk dilinin kültürel derinliğini ortaya koymaktadır.
Şair Kimliğinin Alımlanışında Diyalektik, Süreklilik ve Kopuş
Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi · 2026, Sayı 61 · Sayfa: 141-168 · DOI: 10.24155/tdk.2026.269
Özet
Tam Metin
Bu çalışmanın amacı, şair kimliğinin 19. yy. ve sonrasında uğradığı dönüşümü ve tarihsel süreçte kavramın alımlanışındaki süreklilikleri ortaya koymaktır. Makalede şair kavramının kökenleri ile 19. yy. ve sonrasında şair tanımları arasındaki ortaklıklar ve farklar tespit edilmiştir. Bazı kaynaklar, şairi şiirin teknik gerekliliklerine atıfta bulunarak açıklamaktadır. Ancak şiirin değişen tekniği, sözü edilen tanımları bir süre sonra geçersiz kılmaktadır. Bazı kaynaklar ise şairi sahip olduğu doğal ve sıra dışı yetenek aracılığıyla tanımlama yoluna gitmiştir. Tanımlamalara bakıldığında şair kavramının tüm şiir üreticilerini kapsayan tutarlı ve kapsamlı bir tarifinin yapılamadığı görülmektedir. Ayrıca şairlik bir vasıf olarak edebî lisans ve ehliyet olarak değerlendirilmektedir. Eski Türk toplumlarında şairler; hekimlik, sihirbazlık ve bilgelik gibi çoklu kimliklere sahiptir. Bu kimliklerin zaman içinde ortadan kaybolmasına karşın şairler geçmişte sahip oldukları ayrıcalıklı konumlarını korumaya devam etmişlerdir. Modern şair kimliği, geçmişten farklı olarak kutsal ve metafizik ile olan bağlarından arındırılmıştır. Ancak edebî üretimin kendisi, kaybedilen kutsallığa geri dönüş arzusu olarak değerlendirilmiştir. Dolayısıyla seküler şair kimliği geçmişte kutsal olandan kaynaklanan imtiyazlı pozisyonunu edebî marifet ve sahip olduğu düşünülen doğal yetenek aracılığıyla korumaya devam etmiştir. Öte yandan şairlere daima şüphe ile yaklaşılmıştır. Onlar ideal bir düzenin düşmanları olarak görülmüş ve iktidarlar tarafından tehdit olarak algılanmışlardır. Şairlere karşı duyulan şüphe, tarihsel olarak süreklilik göstermektedir.
Kuzeybatı Anadolu Erken Demir Çağı Mimarisi Üzerine Yeni Gözlemler
Höyük · 2025, Sayı 15 · Sayfa: 59-72 · DOI: 10.37879/hoyuk.2025.1.059
Özet
Tam Metin
Doğu Akdeniz Bölgesi’nde, Geç Tunç Çağı sonlarında gerçekleşen göç hareketleri nedeniyle, bilinen büyük uygarlıklara ait kültürler kesintiye uğramıştır. Oluşan yeni kültürler farklı sebeplerle yeterince araştırılamadığı için bu dönem bilim çevresinde ‘Karanlık Çağ’ olarak isimlendirilir. Tüm Ege Dünyası ve Ön Asya’da olduğu gibi Kuzeybatı Anadolu’da, hakkında kısıtlı bilgiye sahip olduğumuz ve bir başka tanımla ‘Erken Demir Çağı’ olarak isimlendirilen bu dönem, Trak kavimlerinin yaklaşık MÖ 1200’lerde bölgeye gerçekleştirdiği göç hareketleri ile başlar ve Trak kavim etkilerinin devam ettiği Geç Protogeometrik - Erken Geometrik Döneme yani yaklaşık MÖ 950- 800 yıllarına kadar devam eder. Aynı yerde uzun süre yerleşim olmadığı için göçebe kavimlerin hüküm sürdüğü bu dönemin hem kültürel ögeleri hem de mimarisi hakkındaki veriler son derece sınırlıdır. Bölgede dönemle ilgili mimari bilgiler sadece kazısı yapılmış bir yerleşme olan Troia’dan gelir ve bu bilgiler Troas Bölgesi yakın ve uzak çevresinde yapılan araştırmalar için rehber niteliğindedir. Günümüzde, Çanakkale Boğazı’nın Avrupa yakasında bulunan Maydos Kilisetepe Höyüğü yerleşmesinde yapılan çalışmalarda, söz konusu dönemle ilgili yeni bilgilere ulaşılmıştır. Elde edilen bu yeni bilgiler, bölgede Erken Demir Çağı ile ilgili Troia yerleşmesinden bilinen mimari verilerin yanı sıra Maydos yerleşmesine özgü daha farklı sonuçlar da ortaya koymuştur. Bu çalışmada sunulan verilerle üzerine az bilgi sahibi olduğumuz ‘Karanlık Çağ’ biraz daha aydınlatılmaya çalışılmıştır.
Yeni Örnekleriyle Selçuklu Pehlivan Taşları
Arış · 2025, Sayı 27 · Sayfa: 39-52 · DOI: 10.32704/akmbaris.2025.210
Özet
Anadolu Selçuklu toplumu, kültür ve sanatı uzun yıllardır her alandan bilimsel çalışmaya konu olmuş ve pek çok yönden ele alınmıştır. Ancak cevaplanması gereken sorular ve aydınlatılması gereken karanlık noktalar hala bulunmaktadır. Ortaya çıkan yeni bilgiler boşlukları doldururken başka soruları da ortaya çıkarmaktadır. İngiltere’de faaliyet gösteren Christie’s Müzayede Evi’nde farklı zamanda satışa çıkarılan dört eser üzerlerindeki yazı ve figürlerle dikkat çekmektedir. Ağırlık olarak nitelendirilen, yekpare kireç taşından yapılmış, “U” veya at nalı şeklinde yaklaşık 40 cm yüksekliğindeki eşyaların iki ucu ortalarında geçen silindir şeklindeki kolla birleştirilmiştir. Bu kulpun eserleri taşımak için yapıldığı anlaşılmaktadır. Müzayede Evi envanter bilgilerinde eserler 13. yüzyıla tarihlenmiş ve muhtemelen Anadolu’da yapıldıkları belirtilmiştir. Konuyla ilgili yapılan araştırma sonucunda eşyanın “Pehlivan Taşı” ya da “İdman Taşı” olarak anıldığı, Ankara Etnografya Müzesinde (günümüzde Konya İnce Minareli Medrese Müzesi) örneğinin bulunduğu anlaşılmaktadır. Eserler boyutları farklı olsa da aynı biçimde yapılmıştır. Ancak Christie’s Müzayede Evi’ndeki örnekler üzerindeki figürlü süsleme ve isimle Türkiye’deki pehlivan taşından ayrılmaktadır. Türkiye’deki pehlivan taşının Konya menşeili olduğu bilinmektedir. Konya dışında başka örneğine rastlanmayan bu ağırlıkların Türkiye’deki örnekle aynı biçim ve üsluba sahip olması Christie’s Müzayede Evi’ndeki eserlerin de Konya’dan gittiğini düşünülmektedir. Bu çalışma Anadolu Selçuklu toplum, kültür ve sanatı çalışmalarında çok az yer bulmuş bu spor eşyaların niteliği ve sanatsal üslubu üzerinden kullanım amaçları ve Selçuklu toplumundaki yerlerini tespit etmeyi amaçlamaktadır.
Ardahan Yöresi Halı Yastıkları
Arış · 2025, Sayı 27 · Sayfa: 1-22 · DOI: 10.32704/akmbaris.2025.208
Özet
Tam Metin
Anadolu’nun kuzeydoğusunda yer alan Ardahan, tarihi derinliklere uzanan köklü geçmişiyle çeşitli kültürlerin etkileşim alanı olmuş, zengin bir el sanatları geleneğini günümüze kadar taşımayı başarmıştır. Bu kültürel mirasın önemli bir parçasını ise dokumacılık faaliyetleri oluşturmaktadır. Ardahan ve çevresi yüzyıllardır süregelen dokumacılığın yapıldığı önemli merkezlerden biri konumundadır. Bölgede, kuşaktan kuşağa aktarılan bilgi ve becerilerle üretimi sağlanan halı, kilim, heybe, çanta gibi çeşitli dokumalar sadece yaşamın bir parçası değil, aynı zamanda geleneksel kültürün somut bir yansımasıdır.
Ardahan yöresinin zengin dokumalarından birisi halı yastıklardır. Bu dokumaların eskiden yöre halkı tarafından hem geçim kaynağı olarak hem de kendi ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla yapıldığı bilinmektedir. Canlı renkleri ve sağlam kaliteleri ile öne çıkan halı yastıklar, genellikle yer minderlerinde ve ahşap sedirlerde duvara asılı olarak kullanılmaktadır. Türk düğümü tekniği ile dokunan halı yastıklarda geçmişte kök boyalarla renklendirilen yün ipliklerin, günümüzde kimyasal boyalar ile renklendirildiği görülmektedir.
Bu çalışmanın amacı; Ardahan yöresinde dokunmuş halı yastık örneklerinin teknik, renk, motif ve kompozisyon özelliklerinin tanıtılması, nitel ve nicel verileri saptanması, bölge dokumacılığı hakkında bilgi verilmesidir. Aynı zamanda kaynaklarda rastlanan diğer Anadolu bölgelerindeki halı yastık örnekleri ile benzerlikleri belirlenmeye çalışılmıştır. 2023-2024 yılları arasında bölgede alan araştırması yapılmış, araştırma sonucunda 18 adet halı yastık örneği bulunmuştur. Benzer özellikler gösteren 6 adet halı yastığı örneği konuya dâhil edilmemiştir. Yöre halkından, kaynak kişilerden ve halı dokumacılarından edinilen bilgilerin yanı sıra teknik ve sanatsal açıdan yapılan analiz doğrultusunda dokumaların motif, desen ve malzeme özellikleri tespit edilmiştir.
Arşiv Belgelerine Göre İskenderun Gümrük (Rüsumat) Binası ve Bu Binada Alexandre Vallaury’nin Rolü
Arış · 2025, Sayı 27 · Sayfa: 53-75 · DOI: 10.32704/akmbaris.2025.211
Özet
Tam Metin
Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan beri temel bir gelir kaynağı olan gümrük sistemi, Tanzimat’la birlikte yeni yapılanmaya tabi tutulmuştur. 1859’da on yedi nezarete ayrılan gümrükler, İstanbul Emtia Gümrük Eminliği’ne bağlanmış, bu eminliğin adı 1870’te Rüsumat Emaneti olarak değiştirilmiştir. 1880’de ise gümrük nezaretleri ve müdürlüklerinin sayısında artış gözlenmiştir. Bu nezaretler Bağdat, Beyrut, Bursa, Cidde, Diyarbakır, Edirne, Erzurum, Girit, Halep, İstanbul, İşkodra, İzmir, Konya, Musul, Preveze, Sakız, Selanik, Trabzon, Trablusgarp, Yemen ve Yozgat’tır. Söz konusu çalışma ise Halep Nezareti’ne bağlı İskenderun Gümrük Binası’nı odak noktasına almaktadır. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bölgenin önemli liman kentlerinden biri haline gelen İskenderun’da mevcut gümrük binası, artan ticari hacme yanıt vermekte yetersiz kalmıştır. Dönem içindeki değişen talepler ve yaşanan doğal afetlerin yol açtığı hasarlar, gümrük alanının genişletilmesi ve modernize edilmesi zorunluluğunu doğurmuştur. İskenderun Gümrük Binası’nda dikkat çekici detaylardan biri de 1889-1910 yılları arasında Rüsumat Emaneti mimarı olan Alexandre Vallaury’nin hazırladığı projedir. Nitekim çalışma, Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ndeki belgelere dayanarak İskenderun Gümrük Binası’nın inşaat ve tamirat süreçlerini, mimarisini ve Alexandre Vallaury’nin bu yapıdaki kilit rolünü detaylandırmaktadır. Sultan II. Abdülhamid Han’ın Yıldız Albümleri’nden ve çeşitli kaynaklardan elde edilen fotoğraflar da veri olarak değerlendirilmiştir. Vallaury’nin İskenderun Gümrük Binası’ndaki rolü, onun çeşitli mimari külliyatında şimdiye dek bilinmeyen, ancak kayda değer bir halkasını temsil etmektedir.
Duvar Resimleriyle Bursa Hünkâr Köşkü/Atatürk Köşkü
Arış · 2025, Sayı 27 · Sayfa: 23-38 · DOI: 10.32704/akmbaris.2025.209
Özet
Tam Metin
Makalenin konusu Bursa şehrinin modernleşmesinin en yoğun yaşandığı 19. yüzyıldaki yansımalarından biri olarak Sultan Abdülmecid döneminde inşa edilen Hünkâr Köşkü’nün duvar resimleridir. Köşk, 1844 yılında Sultan Abdülmecid’in (1823-1861) Bursa’yı ziyaret edeceği haberi üzerine Bursa Valisi Mehmet Salih tarafından, Av Köşkü olarak yaptırılmıştır. Sultan Abdülmecid, “yurt gezisine ilk çıkan sultan” olarak anılmasına neden olan yolculuğuna, halkın gereksinimlerini yerinde görüp, tanık olmak, varsa şikâyetlerini dinlemek üzere çıkmıştır. Bu bağlamda 25 Haziran 1844’te İzmit, Mudanya, Bursa, Gelibolu, Çanakkale ve Adalar’a uzanan gezide kendisi için kısa sürede Bursa Valisi Mehmet Salih tarafından inşa ettirilen Av Köşkünde kalmıştır. Sultanın köşkte sadece beş gün kaldığı bilinmektedir. Ardından 1863’de Sultan Abdülaziz, 1909 yılında ise V. Mehmet Reşat da burada konaklamıştır. Hünkâr Köşkünü kullanan devlet adamları sultanlarla da sınırlı kalmayıp son olarak Mustafa Kemal Atatürk de Bursa ziyaretlerinde köşkte kalmayı tercih etmiştir. Köşkün bezeme repertuarına bakıldığında her oda ve salonlarının duvar resmi ile bezendiği anlaşılmaktadır. Seçilen temalar Abdülmecid döneminden çok Sultan Abdülaziz dönemini işaret etmektedir. Neresi olduğu bilinmeyen, deniz ya da su kenarı manzaralar, meyveli, çiçekli ve kadehli ölü doğa betimlemelerinin yanı sıra doğal ortamındaki hayvanlar dikkati çekmektedir. Osmanlı tarihinin önemli yapılarının yanında 19. Yüzyıl modernleşme döneminin başlıca fabrikaları, okullarıyla öne çıkan Bursa kenti geç dönem padişahlarının geçerken uğradığı ama saltanatın tümüyle terk etmediği bir eski başkent olarak dikkati çekmektedir. Mimari üslup ya da resimsel üslup ve temalar olarak başkent üslubunu izlediği aşikârdır.