9 sonuç bulundu
Dergiler
Yayınlayan Kurumlar
Yazarlar
Anahtar Kelimeler
- Ahmet Yesevî 1
- akrabalık adları 1
- Ali Kemâl 1
- AntConc 1
- archetype 1
Confronting History, Speaking With History: Is the Narrative of the French Revolution in Ali Kemâl’s Fetret Used as a Tool of Diagnosis and Remedy?
Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi · 2026, Sayı 61 · Sayfa: 27-72 · DOI: 10.24155/tdk.2026.265
Özet
This article offers a Fetret-centered reading of Ali Kemâl’s extended French Revolution discussions as a deliberate political-ethical device rather than an encyclopedic detour. It argues that the novel’s recurrent pauses—moments when narration yields to lengthy debates on Bastille, revolutionary actors, and the vocabulary of “liberty”—constitute a laboratory in which the Second Constitutional Era’s public language is tested. The “Bedîa-i ihtilâl-i kebîr” polemic functions as the key experimental scene: a journalistic text forges legitimacy through a calendrical coincidence (Bastille in July; the Ottoman Constitution in July), romanticizes the Revolution by collapsing Marat, Robespierre, and Danton into a single heroic bloc, and culminates in the refrain “Long live liberty, long live constitutionalism!” Fetret’s critical intelligence lies in showing how such speech acts can aestheticize violence and convert historical analogy into a shortcut of authorization. Selman Bey’s intervention is therefore not a pedantic correction but an ethical diagnosis of public reason. His charge of “fıkdân-ı tetebbuʿ” (lack of disciplined inquiry) and his self-implicating question—“what percentage of us is still free of such stains?”—redefine historical knowledge as an obligation of intellectual life and as a preventive politics aimed at limiting radicalization and purge mentalities. The Danton/Robespierre/Saint-Just triad is read as an analogical map for contemporary positions: Danton figures pragmatic moderation, Robespierre the logic of delegitimating opposition through suspicion, and Saint-Just the rhetoric of extra-legal necessity that suspends judgment and law. In methodological terms, the article mobilizes Ali Kemâl’s Ricâl-i İhtilâl only “in footnote dose,” using it to sharpen Fetret’s implied distinctions without displacing the novel’s central stage. Ultimately, Fetret treats the French Revolution as a medium for diagnosing and treating the moral and rhetorical risks embedded in constitutional politics.
Deyim Sözlüklerinde Akrabalık Adları: Dilsel, Semantik ve Kültürel İnceleme
Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi · 2026, Sayı 61 · Sayfa: 185-222 · DOI: 10.24155/tdk.2026.271
Özet
Deyimler; dilin söz varlığını, kültürel birikimini ve toplumsal değer yargılarını somutlaştıran kalıplaşmış dilsel yapılardır. Genellikle mecaz anlam taşıyan bu kalıplaşmış yapılar hem konuşma hem de yazı dilinde kullanılarak anlatılmak istenilen ifadeye derinlik katmaktadır. Deyimler, toplumların yaşayışlarını, gelenek, görenek, inanç ve dünya görüşlerini dilsel boyutta yansıtarak kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağlayan kültürel bir bellek ve miras konumunda yer almaktadır. Anlatıma derinlik, canlılık ve güç kazandıran deyimler, söz varlığının temel bileşenlerinden biridir. Bu çalışmada, deyim sözlüklerinde akrabalık adlarının kullanımı ve bu kullanımların kültürel, sosyal ve dil bilimsel yansımalarını ortaya koymak amaçlanmıştır. Nitel araştırma yöntemlerinden doküman analizine dayanarak farklı deyim sözlüklerinden derlenen veriler ışığında; ana, baba, kardeş, çocuk, evlât, gelin, görümce, güvey/damat gibi akrabalık adlarının deyimlerdeki bağlamları, metaforik ve mecazi kullanımları analiz edilmeye çalışılmıştır. Bu inceleme sonucunda, deyim sözlüklerinde geçen akrabalık adlarının, toplum yapısını ve değer yargılarını yansıtan önemli dilsel göstergeler olduğu anlaşılmıştır. Deyim sözlüklerindeki örneklerden yola çıkarak, akrabalık adlarının genellikle mecaz anlamlarda kullanıldığı, otorite, koruyuculuk, toplumsal cinsiyet rolleri, karakter özellikleri, davranış biçimleri ve yaşam deneyimleriyle ilişkilendirildiği görülmüştür. Bu kullanımlar, Türk toplumunun akrabalık ilişkilerine verdiği önemi, aile içi hiyerarşiyi ortaya koymaktadır. Tespit edilen bu dilsel veriler, akrabalık kavramının deyimlerdeki çok boyutlu anlamlarını açığa çıkarmakta ve deyimlerin sadece dilin bir parçası değil, aynı zamanda toplumsal kimliğin ve kültürel belleğin bir aynası olduğunu göstermektedir. Sonuç olarak bu çalışma, deyimlerin anlamsal zenginliğinin toplumsal dinamiklerle olan güçlü bağını ve Türk dilinin kültürel derinliğini ortaya koymaktadır.
Umudun Fenomenolojik İnşası ve Ontolojik Kırılmalar: Modern Türk Hikâyesinde Piyango Olgusu
Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi · 2026, Sayı 61 · Sayfa: 99-116 · DOI: 10.24155/tdk.2026.267
Özet
Bu çalışma, modern Türk hikâyesinde sıklıkla karşımıza çıkan piyango, çekiliş ve ikramiye olgularını tahkiyenin merkezine alan hikâyeleri umuda dair fenomenolojik bir perspektifle incelemeyi amaçlamaktadır. Edebî metnin bilincin yönelimselliği ile inşa edilen bir “yaşam dünyası” olduğu varsayımından hareketle, piyango biletinin alelade bir nesne olmaktan çıkıp Husserl ve Ingarden’ın eserlerinde vurguladığı anlamda bilincin kurduğu ve somutlaştırdığı bir “gelecek tasarımı”na nasıl dönüştüğü incelenmiştir. Çalışmanın kapsamını Ömer Seyfettin, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sait Faik Abasıyanık, Cahit Sıtkı Tarancı, Orhan Kemal, Rıfat Ilgaz ve Tarık Buğra’nın seçili hikâyeleri oluşturmaktadır. Hikâyenin içerisinde şans, talih, çekiliş veya piyango gibi olguları kullanmaktan ziyade doğrudan kurgunun merkezine alındığı, metnin bu olgu üzerine inşa edildiği hikâyelerin incelendiği çalışmada metin analizi ve fenomenolojik çözümleme teknikleri kullanılmıştır. Bununla beraber Maurice Merleau-Ponty’nin “dünyada-var-olma” kavramı eşliğinde nesne ve mekân algısındaki dönüşümler takip edilmiş, biletin karakterler tarafından bir “henüz-olmamışlık”ın nesnesi olarak kurgulandığı saptanmıştır. Bu kurgunun gerçeklik düzlemiyle çarpıştığı anda Jean-Paul Sartre ve Martin Heidegger’in kavramlarıyla açıklanan sarsıcı bir “ontolojik kırılmaya” yol açtığı ve özneyi bir “yurtsuzlaşma” tecrübesine mahkûm ettiği anlaşılmıştır. Sonuç olarak incelenen metinlerde piyangonun ve ikramiye olgusunun Türk edebiyatının modernleşme safhası içindeki küçük insan için yapısal bir çözüm sunmayan “sahte bir çıkış” kapısı olduğu ve umudun yıkımıyla birlikte öznenin varoluşsal bir boşluğa sürüklendiği tespit edilmiştir.
Menkıbelerde Bedenin Sembolik İnşası: Ahmet Yesevî Örneği
Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi · 2026, Sayı 61 · Sayfa: 79-98 · DOI: 10.24155/tdk.2026.266
Özet
Her medeniyeti yükselten, ilerleten ve ayakta tutan şahsiyetler vardır. Türk medeniyetinde bu şahsiyetlerden biri olan Ahmet Yesevî, Pîr-i Türkistan olarak anılan, Türk dünyasının manevi ve ruhani hayatına büyük etkisi olan ve Türklerin ilk tasavvuf yolunun kurucusu olarak bilinen büyük bir âlim ve mutasavvıftır. İlim dillerinin Farsça ve Arapça olduğu bir ortamda Türkçe yazan Ahmet Yesevî, ilim ve din anlayışı, âlimliği ve Dîvân-ı Hikmet’i ile İslamiyetin yayılmasında büyük rol oynamıştır. Olağanüstü olaylarla örülü menkıbeler, Ahmet Yesevî’yi halk inancında kutsal bir konuma getirmiş, bu kutsallık anlayışı, Yesevî menkıbelerinin geniş bir alana yayılmasını ve yaşatılmasını sağlamıştır. Beden, içine doğulan toplumun normları ile şekillenen bir olgudur. Beden folkloru ise toplumun bedeni anlamlandırma biçiminin incelenmesidir. Bedeni şekillendiren ve ona anlamlar kazandıran en büyük etkenlerden biri toplumdur. Toplumun beden anlayışı ve bedene atfedilen her kutsallık, yine o toplumun yaşayış biçimi, inanç sistemleri, töre, gelenek ve görenekleri çerçevesinde şekillenmektedir. Bu şekillenme sonucu toplumda karşılık bulan “kutsal” imgesi bedene atfedilen yeni anlamlar ortaya çıkarmaktadır. Bu çalışmada menkıbelerdeki “kutsal beden”in nasıl inşa edildiği, anlamların nasıl yüklendiği ve bedenin “kutsal beden” hâline gelmesi beden folkloru bağlamında, Ahmet Yesevî menkıbeleri üzerinden incelenmiştir. Çalışma Ahmet Yesevî’nin dört menkıbesinin tam metni ve bazı önemli sufilerin menkıbelerinden kısa alıntılar ile sınırlandırılmıştır. Menkıbelerde toplumun bedene yüklediği anlamlar ve bu anlamların “kutsallığa” nasıl evrildiği sunulmuştur. Çalışmada nitel araştırma yöntemlerinden içerik analizi kullanılmıştır. Elde edilen bulgular, tasavvufi düşüncede bedenin, yalnızca biyolojik bir canlı değil; ilahî hakikatin tezahür ettiği, doğayı ve toplumu yönlendiren, zamanı ve mekânı aşan sembolik bir merkez olarak kurgulandığını göstermektedir.
Ölü Bir Deniz Romanının Arketipsel Sembolizm Bakımından Değerlendirilmesi
Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi · 2026, Sayı 61 · Sayfa: 117-140 · DOI: 10.24155/tdk.2026.268
Özet
Analitik psikolojinin kurucusu Carl Gustav Jung’un psikoloji literatürüne kazandırdığı arketip, insan türüne ait ortak bilişsel, duyusal ve davranışsal özellikleri barındıran bir kavramdır. Kolektif bilinç dışında yer alan ve çeşitli karakteristik imgeler yoluyla açığa çıkan bu kavram, kalıtım yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılarak gelecek nesillere taşınır. Jung’un üzerinde durduğu başlıca arketipler yeniden doğuş, gölge, persona, anima, animus, anne, yaşlı bilge ve büyükanne isimlerini taşır. Onun görüşünden yola çıkan Joseph Campbell bu arketiplere yola çıkış, erginlenme ve dönüş olmak üzere üç aşamadan oluşan aşama/ben ya da kahraman arketipini ekler. Hem Jung’a hem de Campbell’a göre zaman dışı, mekân ötesi niteliklere sahip arketipler, insanlığın en eski metinlerinde yer alır ve günümüzün edebî eserlerinde de bazı değişikliklerle farklı biçimlerde ortaya çıkar. Bu açıdan Erhan Bener’in Ölü Bir Deniz isimli romanına bakıldığında birçok arketipin varlığını bariz biçimde yansıttığı görülür. Anlatıdaki birinci dereceden kişilerin kahraman, persona, gölge, anima, animus ve büyükanne arketiplerine uygunluk taşıdığı tespit edilmiştir. Eserin iki temel kişisi pozisyonundaki Yüksel ve Adnan Refik, toplum tarafından kabul görmek için bilinçaltına ittikleri çeşitli arketipleri birbirini tanıyıp geçmişleriyle hesaplaşmaya başladıkları anda bilinçsiz biçimde gün yüzüne çıkarırlar. Onların uzun yıllar boyunca bastırıp arka plana attıkları arketiplerin görünür hâle gelmesi, eserin bünyesinde örtük biçimde bulunan anlamları aydınlatarak çok katmanlı bir okumayı mümkün kılar.
Bakir Cho‘Ponzodaning Turk Tillaridagi Singarmonizmni Chiqarish Haqidagi Fikrlari va Ularning Inkor Etilishi Haqida
Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi · 2026, Sayı 61 · Sayfa: 1-26 · DOI: 10.24155/tdk.2026.264
Özet
Following Russian colonization, Turkic peoples were subjected to political and linguistic pressure first by the Tsarist regime, Bolsheviks then by Soviet authorites. Systematic efforts were made to Russify their phonetics, alphabets, orthographies, lexicons, and terminology. The reforms emphasized linguistic differences among Turkic languages rather theier common features. The First All-Union Congress of Turkology (Baku, 1926) and the First Plenary Session of the Central Committee for the New Turkic Alphabet (Baku, 1927) addressed issues such as literary language standards, alphabet reform, terminology, and linguistic history. One of the most controversial proposals was the removal of vowel harmony from literary Turkic languages and the reduction of vowel letters in their alphabets. These proposals were strongly opposed by representatives of the Turkic communities, including leading scholars such as Bekir Chobanzade. Despite resistance, Soviet policy led to the elimination of vowel harmony from the Uzbek literary language in 1934, rewducing vowel letters from nine to six. This move, aimed at suppressing a core phonological feature of Turkic languages, reflected broader ideological efforts to erode linguistic unity. This article revists these historical events and undercores the need for a critical reassessment of Soviet-era linguistic reforms and tehir long-term impact on Turkic identity.
Alişbek Aliyev’in “İň Taze Türkmen Elipbesi ve İlki Okuv” Adlı Eseri ve “Yengi Usul Türkmen Mektebi” Adlı Eseri ile Karşılaştırması
Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi · 2026, Sayı 61 · Sayfa: 223-230 · DOI: 10.24155/tdk.2026.272Using Digital Tools to Analyze Cultural Factors in the Translation of Toponyms in Mayne Reid’s Book The Headless Horseman
Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi · 2026, Sayı 61 · Sayfa: 169-184 · DOI: 10.24155/tdk.2026.270
Özet
This paper examines how the integration of digital tools and traditional translation techniques can help address the cultural and linguistic challenges involved in translating toponyms in Mayne Reid’s book The Headless Horseman, translated from English into Kyrgyz. Since toponyms carry rich cultural, historical, and contextual significance, they are often difficult to render accurately across languages. This study highlights the importance of preserving cultural identity and contextual accuracy by combining modern digital tools such as AntConc and Voyant Tools with established translation strategies. Through a comparative analysis of the source text (ST) and target text (TT), AntConc is used to assess the frequency, distribution, and contextual usage of toponyms, while Voyant Tools reveals translation patterns and thematic emphases. Traditional translation techniques such as transliteration, localization, and explanatory translation complement these digital analyses by bridging cultural and linguistic gaps, as supported by relevant scholarly literature. The findings indicate that transliteration preserves phonetic authenticity, localization adapts names to resonate with Kyrgyz cultural contexts, and explanatory translation helps clarify unfamiliar references. Although digital tools enhance the translation process by offering data-driven insights, they cannot fully capture the nuanced cultural meanings embedded in place names. This underscores the continued necessity of human interpretation to ensure culturally appropriate and accurate translations. The study contributes to cross-cultural literary translation by demonstrating the value of a blended methodological approach and proposing a practical framework for translating toponyms, particularly in lesser-studied language pairs.
Şair Kimliğinin Alımlanışında Diyalektik, Süreklilik ve Kopuş
Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi · 2026, Sayı 61 · Sayfa: 141-168 · DOI: 10.24155/tdk.2026.269
Özet
Bu çalışmanın amacı, şair kimliğinin 19. yy. ve sonrasında uğradığı dönüşümü ve tarihsel süreçte kavramın alımlanışındaki süreklilikleri ortaya koymaktır. Makalede şair kavramının kökenleri ile 19. yy. ve sonrasında şair tanımları arasındaki ortaklıklar ve farklar tespit edilmiştir. Bazı kaynaklar, şairi şiirin teknik gerekliliklerine atıfta bulunarak açıklamaktadır. Ancak şiirin değişen tekniği, sözü edilen tanımları bir süre sonra geçersiz kılmaktadır. Bazı kaynaklar ise şairi sahip olduğu doğal ve sıra dışı yetenek aracılığıyla tanımlama yoluna gitmiştir. Tanımlamalara bakıldığında şair kavramının tüm şiir üreticilerini kapsayan tutarlı ve kapsamlı bir tarifinin yapılamadığı görülmektedir. Ayrıca şairlik bir vasıf olarak edebî lisans ve ehliyet olarak değerlendirilmektedir. Eski Türk toplumlarında şairler; hekimlik, sihirbazlık ve bilgelik gibi çoklu kimliklere sahiptir. Bu kimliklerin zaman içinde ortadan kaybolmasına karşın şairler geçmişte sahip oldukları ayrıcalıklı konumlarını korumaya devam etmişlerdir. Modern şair kimliği, geçmişten farklı olarak kutsal ve metafizik ile olan bağlarından arındırılmıştır. Ancak edebî üretimin kendisi, kaybedilen kutsallığa geri dönüş arzusu olarak değerlendirilmiştir. Dolayısıyla seküler şair kimliği geçmişte kutsal olandan kaynaklanan imtiyazlı pozisyonunu edebî marifet ve sahip olduğu düşünülen doğal yetenek aracılığıyla korumaya devam etmiştir. Öte yandan şairlere daima şüphe ile yaklaşılmıştır. Onlar ideal bir düzenin düşmanları olarak görülmüş ve iktidarlar tarafından tehdit olarak algılanmışlardır. Şairlere karşı duyulan şüphe, tarihsel olarak süreklilik göstermektedir.