1497 sonuç bulundu
Uygulanan Filtreler
  • Son 10 yıl
Yayın Yılı
Yazarlar
Anahtar Kelimeler

LAKAYLAR VE DİLLERİ

Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi · 2019, Sayı 48 · Sayfa: 269-288 · DOI: 10.24155/tdk.2019.120
Lakaylar, Tacikistan Cumhuriyeti'nin merkezi ve güney bölgeleri ile Afganistan'ın kuzey bölgelerinde yaşayan bir Türk topluluğudur. Bunun dışında Pakistan ve İran'ın bazı bölglerinde de Lakay varlığından söz edilebilir. XVIII-XIX. asırlarda kendilerine büyük yaylalar tahsis edilen Lakaylar Maveraünnehir bölgesinde hayvancılıkla uğraşmışlardır. İsyana kadar Lakaylar Buhara Emirliğine bağlı olmuşlardır. 1920'li yıllarda Lakaylar da bağımsızlık hareketlerine katılmışlardır. Fakat diğer etnik gruplar gibi Lakaylar da sürgüne uğramışlardır. Enver Paşa'nın da içinde bulunduğu bu bağımsızlık hareketleri başarısızlıkla sonuçlanmıştır. 1991 yılında Tacikistan'ın Duşanbe şehri sınırına yakın Köktaş'ta Özbekçe yayımlanan Laqay Åvåzi isimli mecmuada verilen bilgilere göre günümüzde bu etnik grubun sayısı 500 bin kişiden fazladır ve dilleri yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bugüne kadar Lakayların kökeni ve dilleri hakkında bazı çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmalarda Lakayların bazen Kırgız, Kazak, Karakalpak ve Özbek gibi Türk topluluklarıyla bazen de Güney Sibirya'daki Türk topluluklarıyla akraba oldukları tezleri ile sürülmüştür. Bu tezlerde boy isimleri, yer ve su isimleri, atlar üzerindeki damgalar karşılaştırılarak çeşitli çıkarımlarda bulunulmuştur. Bazı araştırmalarda dillerinin Kazakçaya özgü özellikler taşıdığı bazı araştırmalarda ise Özbekçenin etkisinde olduğu belirtilmiştir. Söz varlığı üzerinde yapılan inceleme neticesinde Farsça ve Tacikçenin de etkisini görmek mümkündür. Ancak Lakayların dilleri üzerine ayrıntılı bir çalışma yapılmamıştır. Bu makalede Lakay diyalektinin karakteristik fonetik ve morfolojik özellikleri üzerinde durulmuş ve Lakay diyalektinin de içinde bulunduğu yeni bir dil tasnifi önerisinde bulunulmuştur.

AZERBAYCAN MİLLÎ İLİMLER AKADEMİSİ (AMEA) FOLKLOR ENSTİTÜSÜNÜN İKİ ÖNEMLİ YAYINI

Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi · 2019, Sayı 48 · Sayfa: 327-334 · DOI: 10.24155/tdk.2019.123
Kitap, Enstitüce 18 Aralık 2017 tarihinde Bakü'de düzenlenen "Repressiya ve Folklor" konulu konferansta/kongrede sunulan bildirilerden oluşmaktadır. SSCB'de 1917-1991 yılları arasında özellikle de Stalin döneminde (1924-1953) bugünkü Türk Cumhuriyetlerinde yaşayan; rejimin bilim, sanat anlayışını beğenmediği binlerce aydın, şair, yazar, bilim insanı, sanatçı ve din görevlisini sürdüğü, hapse attığı, öldürdüğü günler geride kaldı ama bir daha yaşanmaması için siyasi, kültürel tarihlere bütün ayrıntılarıyla geçmesi gerekiyordu. Söz konusu konferans, bu facianın folklor/halk bilimi alanındaki yönünü ortaya koymak, kaybedilen şahsiyetleri, değerleri anmak amacıyla düzenlenmişti.& & &AMEA Folklor Enstitüsünden Aynur Gazanferkızı'nın son yıllarda Kumuk folkloruyle ilgilenip sık sık Dağıstan'a gittiğini ve sempozyumlarda bu konuda bildiriler sunduğunu biliyorduk. 2018 yılı sonunda yayımladığı araştırması, her şeyden önce karşılaştırmalı folklor/halk bilimi çalışmaları bakımından dikkate değer bir örnek durumundadır.

NAZIM HİKMET’İN POLONYA VATANDAŞLIĞI MESELESİ

Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi · 2019, Sayı 48 · Sayfa: 289-298 · DOI: 10.24155/tdk.2019.121
Nazım Hikmet 1950'de çıkan genel aftan yaralanarak hapishaneden çıkar ve Türkiye'den Sovyetler Birliği'ne kaçar. Bakanlar Kurulu 1951'de Türk vatandaşlığından çıkarınca vatansız durumuna düşer. Bunun üzerine Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'ne bağlı ülkelerden birinden vatandaşlık verilmesi gündeme gelir. En uygunu, anne tarafından büyük dedesi Konstanty Borzęcki'nin (Mustafa Celaleddin Paşa) Osmanlıya sığınmadan önce doğduğu ve büyüdüğü Polonya vatandaşlığının alınması kanaatine varılır. Bunun Sovyetler Birliği ile Türkiye'nin diplomatik ilişkilerine de pek zarar vermeyeceği düşünülür. Bugüne kadar Nazım Hikmet'in Polonya vatandaşlığı meselesi belgelere dayalı olarak açıklığa kavuşturulamamıştır. Bu makale ile konu netlik kazanmakta ve belgelerle Nazım Hikmet'in Polonya vatandaşlığı ortaya konulmaktadır.

ABDUVALİ TUĞANBAYULI KAYDAROV

Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi · 2019, Sayı 48 · Sayfa: 335-342 · DOI: 10.24155/tdk.2019.124
Kazakistan'ın tanınmış bilim adamlarından olan A. T. Kaydarov, Altay dilleri, genel Türkoloji, Kazak ve Uygur dil bilimi alanlarına yönelik güncel meseleleri incelemiş ve dil tarihi, köken bilgisi, tarihsel sözlükçülük, deyimler, terim bilimi, kültür dil bilimi, lehçe bilimi, çok dillilik ve iki dillilik, toplum dil bilimi üzerine birçok eser ve makale kaleme almış, birçok ortak çalışmada yer almıştır.

Haçlı Seferleri Döneminde Sur Şehri

Belleten · 2019, Cilt 83, Sayı 297 · Sayfa: 439-468 · DOI: 10.37879/belleten.2019.439
Tam Metin
Sur şehri mevcut coğrafi konumu dolayısıyla kurulduğu dönemin sonrasında bilhassa ticarî anlamda her zaman önemli bir yer olmuştur. 1099 yılı itibarıyla Ortadoğu'ya yerleşen Haçlıların anavatanlarıyla denizden bağlantı kurma istekleri şehri onların hedefi haline getirmiştir. 1124 yılında bu amaçlarına ulaşan Haçlıların hâkimiyeti Sur için yeni bir dönemin de kapılarını aralamıştır. Kudüs Krallığı topraklarına dâhil edilen şehirde İtalyan denizci şehir devletlerine ticarî imtiyazlar tanınmıştır. Öncelikli olarak Venedikliler, Haçlılara verdikleri desteğe mukabil şehrin 1/3'ü elde etmişlerdir. Onları Ceneviz ve Pisalılar takip etmiştir. Adı geçen İtalyan devletlerinin sayesinde Sur, bölgenin önemli ticaret noktalarından biri haline gelmiştir. Bununla birlikte Haçlı hâkimleri zaman zaman İtalyanlara tanıdıkları imtiyazları geri alabilmek adına hamleler yapmaktan da çekinmemişlerdir. Aynı şekilde İtalyan denizci şehir devletleri de bölgedeki ticarî hegomonya adına birbirleriyle de mücadele etmişlerdir. Nitekim Sur, Venedikliler tarafından Akka'dan kovulan Cenevizlilerin yeni merkezi olmuştur. Ticaret konusundaki gelişmelerin dışında Sur, Haçlı Seferleri tarihinde İkinci Krallık Dönemi'nin başlamasındaki en önemli merhaleyi teşkil etmiştir. 1187'deki Hıttin Zaferi sonrasında Kudüs ve Akka başta olmak üzere birçok şehrin Sultan Selahaddin tarafından zaptıyla Ortadoğu'da tehlikeye giren Haçlı varlığı Konrad de Montferrat idaresinde Sur'da gösterilen direniş sayesinde bölgede tutunma imkânı bulabilmiştir. Bu makalede Sur'un, Haçlı seferleri dönemindeki tarihi, sosyo-ekonomik durumu ve bölge ticaretindeki yeri anlatılmaya çalışılacaktır.

Orta Çağ’da Papalık Yasakları ve Müslüman Doğu: Latin Noter Kayıtları Işığında Doğu-Batı Ticareti (1162-1350)

Belleten · 2019, Cilt 83, Sayı 297 · Sayfa: 485-518 · DOI: 10.37879/belleten.2019.485
Tam Metin
Orta Çağ'da Müslüman Doğu ve Hıristiyan Batı arasındaki siyasi dinamikler akademik merakın yaygın bir konusu olmuş olsa da Latinler ve Müslümanlar arasındaki ticari ilişkiler bugüne kadar pek az tarihçi tarafından incelenmiştir. Batılı tarihçiler arasında, XII. yüzyıldan itibaren Avrupa devletlerinin Yakın Doğu ticaretini kontrol ettiğine dair yanlış bir kanı vardır. Bunun başlıca sebebi, tarihçilerin DoğuBatı ticaretini 'Avrupa merkezci' bir yaklaşım ile incelemeleridir. Bu dönemde, Latinler ve Müslümanlar arasındaki ticari ilişkiler konusunun ihmal edilen bir alt başlığı ise Papalığın Müslüman Doğu'ya uygulamak istediği ekonomik yasaklardır. Batılı tarihçiler arasında Papalığın Müslüman Doğu'ya uygulamak istediği ticari ambargoların başarılı olduğu konusunda yaygın bir görüş hâkimdir. Bu alanda yapılmış sınırlı sayıdaki çalışmalar ilişkilerin genellikle diplomatik ve ideolojik yönünü incelerken, söz konusu dönemdeki ticaret hacmi ve Müslüman tüccarların ticari faaliyetleri hakkında bilgi vermemektedir. Bu çalışma, bu tarz 'Avrupa merkezci' bir yaklaşımı reddetmekle birlikte, Papalık tarafından ilan edilen ticari yasakların ne derece etkili olduğunu ve Doğu-Batı arasındaki ticaret hacmini Latin noter kayıtları üzerinden incelemektedir. Bununla birlikte, çalışma Latin tüccarların Müslüman topraklarındaki ticari faaliyetleri ve Müslüman tüccarlarla olan sosyo-ekonomik etkileşimlerini de detaylı bir şekilde incelemektedir.

Akadca Çivi Yazılı Belgelerde Çeyiz

Belleten · 2019, Cilt 83, Sayı 297 · Sayfa: 407-426 · DOI: 10.37879/belleten.2019.407
Tam Metin
Çeyiz verme evlilik süreci içerisinde önemli bir gelenek olarak karşımıza çıkmaktadır. Çeyiz, günümüzde baba tarafından evlenecek olan kızına verdiği evlilik hediyesidir. Ancak bazı çivi yazılı Akadca belgelerde, çeyiz bir hediye olmasının yanında babanın kızına mirasından pay vermesi olarak da yorumlanmaktadır. Bununla birlikte babalar bazen çeyizin içeriğini tespit etmek ve kızının çeyiz üzerindeki haklarını korumak için erkek tarafıyla bir anlaşma yaptığı yazılı belgelerden anlaşılmaktadır. Babasının evinden çeyiziyle ayrılan kadın, yaşamı boyunca çeyizi üzerinde kullanım hakkına sahip oluyordu ve öldüğü zamanda bu çeyiz çocuklarına miras olarak aktarılıyordu. Eski devirlerde, kanun metinleri ve sivil halka ait özel kayıtlarda bu konuya sıklıkla yer verilmesi, meselenin hem hukuki hem de toplumsal sorunlara yol açtığını göstermektedir. Çeyiz kelimesi çivi yazılı Akadca kaynaklarda genellikle "šeriktu(m)" ve "nudunnû(m)" kelimeleri ile karşılanmıştır. Devletin yazılı kanunlarında ve halkın özel kayıtlarında bu konu üzerinde durulması, muhtemelen daha önce karşılaşılmış olan sorunların önüne geçme ve çeyizin sahibi olan kadını koruma amacı taşıyordu.

Selahattin Eyyubî'nin Nesebi

Belleten · 2019, Cilt 83, Sayı 297 · Sayfa: 469-484 · DOI: 10.37879/belleten.2019.469
Tam Metin
Tarihe mal olmuş ünlü bir kahraman olarak Haçlılara kan kusturan ve onları Kudüs'ten söküp çıkaran ve Eyyubî Devleti'nin ünlü sultanı Selahattin Eyyubî'nin nesebi çoktandır tartışma konusu olmuş bir konudur. Bu tartışmaya kurduğu devletin bir Türk devleti olup olmadığı da ekleniyor. Bazı rivayetler onun baba tarafını Kürt olarak gösterirken, bazı kaynaklar da Arap olduğunu söyleyerek ona şecere isnat etmektedir. Bununla beraber birçok kaynak da onun Türk kökenli olduğunu söylemektedir. Onun kimliğini ve nesebini tayin etmede kaynaklar ne derece güvenli, dönemindeki tarihi ve kültürel veriler ne derece incelendi? Selahattin kendini ne olarak hissediyor? Bunların belgeleri var mıdır? İşte cevabını aramamız gereken sorular bu ve bu nevi sorulardır. Bir kişinin yaptıkları ve hizmetleri elbette nesebinden ve ait olduğu etnisiteden daha önemlidir. Ancak, kaynaklar farklı yorumlanıyor ve çarpıtmalar yapılıyorsa işte o zaman bilim adamlarının kaynakları masaya yatırarak iddiaları yeniden değerlendirmesi gerekiyor.

Geç Antik Çağ’da Tzanika’nın (Kuzeydoğu Anadolu) Sınır Savunma Sistemine İlişkin Notlar

Belleten · 2019, Cilt 83, Sayı 297 · Sayfa: 427-438 · DOI: 10.37879/belleten.2019.427
Tam Metin
Bu makale, altıncı yüzyılda Kuzeydoğu Anadolu'da yer alan Tzanika'nın sınır savunma sistemine ilişkin matbu arkeolojik bulguların yeniden değerlendirilmesi amacıyla Koç Üniversitesi'nde yürütülen ve TÜBİTAK tarafından desteklenen bir araştırma projesinin ('Unutulmuş Sınırlar Projesi') sonuçlarını sunmaktadır. Makale, Justinian'ın sınır politikasını değiştirme sebebini inceleyecek kısa bir tarihsel arka plandan sonra, altıncı yüzyılda doğu sınırının ilgili kısmında uygulanan savunma sistemine daha fazla ışık tutacak arkeolojik bulguları odağına alacaktır.

Cumhuriyetin İlk Yıllarında Köycülük Tartışmaları ve Numune Köyler

Belleten · 2019, Cilt 83, Sayı 297 · Sayfa: 729-752 · DOI: 10.37879/belleten.2019.729
Tam Metin
19. yüzyılın sonu 20. yüzyılın başında yaşanan olaylar dünyanın birçok ülkesinde modernist toplumsal dönüşüm amaçlı yeni yönetimler ortaya çıkarmıştır. Bu yönetimlerin vurguladıkları ortak amaçları endüstrileşme-kentleşme ekseninde bir kalkınma olmakla birlikte sahip oldukları toplumsal ve teknolojik alt yapı bunun tam tersidir. Bu nedenle de birçoğunun gündeminde ekonomik, sosyal ve siyasal devamlılıklarını sağlama temeliyle sıkı sıkıya bağlı olan kırsal alan çalışmaları vardır. Bunlardan biri olan genç Türkiye'de ise kırsal alan modernleşmesi çalışmaları Cumhuriyet'in ilk yıllarından itibaren gündemde önemli bir yer tutmuştur. Oysaki Kurtuluş Savaşı sonrasında demografik ve ekonomik nedenlerle öncelikli konulardan biri haline gelen kırın modernleşmesi, geç Osmanlı Modernleşme gündeminde eğitim, savunma, sanayi vb. birçok acil reform probleminin arasında kendine oldukça sınırlı bir yer bulabilmiştir. Böylesi koşullar altında Lozan görüşmeleri ile ortaya çıkan ve Türkiye-Yunanistan arasında Batı Trakya ve İstanbul'da yaşayanlar hariç tüm Rum ve Türklerin yer değiştirmesini kapsayan nüfus mübadelesi ise iskân sorununu ülke için en acil imar faaliyetlerinden biri haline getirmiştir. Devlet mübadillerin iskân edilmesi zorunluluğunu kırsal alan modernleşme projesini yeniden ele almak için bir fırsat olarak değerlendirilince ortaya bir iskân çalışmasından çok daha fazla anlamlar taşıyan Cumhuriyet köyü ideali çıkmıştır. Bu çalışmanın amacı, Cumhuriyet'in kurulduğu ilk yıllarda mimarların Türk köyüne ve köylüsüne -dönemin yoğun kullanılan tanımıyla 'halk'a- bakış açısını, belli tercihler ve amaçlar doğrultusunda tasarlanmış yapılı çevrelerin oluşumunu ve mimarinin yeni bir halk yaratma çabalarındaki tavrını ortaya koymaktır. Bu kapsamda, bir yandan iskân baskısı diğer yandan modernleşme kaygıları altında gerçekleştirilen Cumhuriyetin ilk yıllarında köycülük çalışmalarının mekânsal kurgusu ele alınmaktadır. Böylelikle, genellikle kentleşme ve sanayileşmeye yönelik imar faaliyetleri ile bilinen Cumhuriyetin ilk yıllarında modernite projesinin, köy-kent ikileminin de tartışmaya açılması umulmaktadır.