828 sonuç bulundu
Uygulanan Filtreler
  • Son 5 yıl
Yayın Yılı
Yazarlar
Anahtar Kelimeler

F-104 Uçaklarının Dünya Havacılık Tarihindeki Yeri Ve Önemi

Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi · 2025, Cilt XLI, Sayı 112 · Sayfa: 769-818 · DOI: 10.33419/aamd.1832604
Tam Metin
Bu makalede, Soğuk Savaş döneminde 1950’li yılların ortalarında ortaya çıkan, ses üstü Mach-2 hızı ile dünya hız rekorunu ve dünya irtifa rekorlarını uzun süre elinde tutan, çok sayıda savaşa katılarak hava muharebelerinde başarılar elde eden ve “İçinde pilot olan füze” olarak nitelendirilen süpersonik bir av-bombardıman ve av-önleme uçağı F-104 ele alınmıştır. F-104 uçakları, 1954 yılında ABD’de ilk uçuşunu yapmış, 1960’lı ve 1970’li yıllarda NATO’nun ve Avrupa’nın nükleer caydırıcı gücünün önemli bir unsuru olmuştur. Bu uçaklar, ABD’nin yanı sıra Türkiye, Almanya, Kanada, Hollanda, İtalya ve Norveç gibi birçok ülke tarafından kullanılmıştır. Bu yıllarda değişik tiplerde toplam 2.579 adet F-104 üretilmiş, kriz ve savaş durumunda Batı’nın kullandığı en önemli savaş uçaklarından biri olmuştur. NATO Karşılıklı Yardım Programı çerçevesinde Türk Hava Kuvvetlerinin de envanterine dâhil olan F-104 uçaklarının ilk partisi, 1963 yılında Mürted Meydanı’nda bulunan 144’üncü Jet Filo Komutanlığında hizmete girmiş, 1963-1996 yılları arası dönemde 433 adet uçak Türk Hava Kuvvetlerinde görev yapmıştır. Böylelikle Türk Hava Kuvvetleri ilk defa radar ve 2 Mach uçuş hızı ile tanışmıştır. Bu makalede, F-104’lerin Tayvan Boğazı Krizi, Berlin Krizi, Vietnam Savaşı, Hindistan-Pakistan Savaşları, Kıbrıs Hava Harekâtı ve Kıbrıs Barış Harekâtı’nda hava muharebesi, av-bombardıman, av-önleme, devriye, refakat ve keşif görevleri icra ederek elde ettiği başarılar açıklanmıştır. 1996 yılında Türk Hava Kuvvetlerinde hizmet dışı bırakılan bu uçaklar, son olarak 2004 yılında İtalya’da envanter dışına çıkarılmıştır. Sonuç olarak; bu makalede F-104 uçaklarının; Soğuk Savaş döneminde Türkiye dâhil birçok NATO ve Avrupa ülkesi tarafından tercih edilme nedenleri, özellikleri, bu dönemde yaşanan Vietnam Savaşı, PakistanHindistan Savaşı ve diğer savaşların sonuçlarına nasıl etki ettiği, kırdığı rekorlar ve dünya havacılık tarihindeki yeri ortaya konmuştur.

Milli Birlik Komitesi İktidarında Dinde Reform Tartışmaları

Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi · 2025, Cilt XLI, Sayı 112 · Sayfa: 701-738 · DOI: 10.33419/aamd.1832576
Tam Metin
27 Mayıs 1960’da askeri bir darbe ile 1950’den beri devam eden Demokrat Parti iktidarını deviren askerler, Milli Birlik Komitesi adı verilen 38 kişilik bir komite oluşturmuşlardır. Oluşturulan Milli Birlik Komitesi 24 Haziran 1960’da göreve başlamış ve 25 Ekim 1961 tarihine kadar iktidarda kalmıştır. İktidarda bulunduğu yaklaşık on altı aylık dönemde farklı siyasal, ekonomik, toplumsal ve kültürel meselelerle uğraşmak zorunda kalan Milli Birlik Komitesi’nin gündemini meşgul eden en önemli başlıklardan biri de dinde reform konusu olmuştur. Oldukça geniş bir sahayı ilgilendiren dinde reform tartışması 27 Mayıs rejiminin ilk dönemlerinde daha çok din dilinin millileşmesine odaklanmış, ezan ve Kur’an’ın Türkçeleştirilmesi üzerinde münakaşalar yaşanmıştır. Dinde reform tartışmalarının içeriği süreç ilerledikçe genişlemiş, İslam’ın şart, ibadet ve kavramlarında değişimi amaçlayan daha radikal bir hal almıştır. İsmini özellikle 1950’lerde kamuoyuna duyurmuş olan Osman Nuri Çerman’ın 1961’in Nisan ayında Milli Birlik Komitesi ve Temsilciler Meclisine sunduğu “Dinde Reform Tasarısı” ile dinde reform tartışması ülke gündeminin en önemli başlıklarından biri haline gelmiştir. Milli Birlik Komitesi özellikle din dilinin millileşmesini destekleyici bir söyleme sahip olsa da zamanla dinde reform taleplerini desteklemekten vazgeçmiştir. Bu çalışma döneme ait anılar, ulusal basına ait gazete ve dergiler ile arşiv belgeleri ışığında öncelikli olarak çok parçalı bir yapı arz eden Milli Birlik Komitesi’nin dinde reform konusuna bakışını ortaya koymaya çalışmaktadır. Sonrasında ise Milli Birlik Komitesi’nin hem ezanın ve Kur’an’ın Türkçeleştirilmesi hem de Osman Nuri Çerman’ın kamuoyunda oldukça ses getiren dinde reform tasarısı karşısında takınmış olduğu tutum değerlendirilmektedir. Çalışmada son olarak ise Milli Birlik Komitesi’nin dinde reform konusundaki tutum değişikliğine yol açan nedenler analiz edilmeye çalışılmaktadır.

Hitit İkonografisinde “Kucaklama Sahneleri”ne Filolojik Bir Yaklaşım

Belleten · 2025, Cilt 89, Sayı 316 · Sayfa: 819-844 · DOI: 10.37879/belleten.2025.819
Tam Metin
Hitit görsel sanatından bildiğimiz tanrının kralı kucakladığı ve “kucaklama sahnesi” (Umarmungsszene) adıyla literatüre giren kucaklama eyleminin Hitit dilinde bir karşılığı bulunmamaktadır. Bu görsel imgenin genellikle mühür baskılarında kullanıldığını görmekle birlikte Yazılıkaya kaya anıtında da büyük ölçekli bir örneği mevcuttur. Genellikle koruyucu tanrısı ile kralın yer aldığı kucaklama sahneleri tanrı kral bağını çözümleyebilmek açısından önemlidir. Kucaklama sahneleri yönetimsel anlamda kralın tanrıdan güç aldığını simgeliyor gibi görünse de kucaklama hareketinin daha çok samimiyet ve korumaya yönelik bir jest olduğu söylenebilir. Tanrı ile kral arasında gerçekleşen bu sahnelerin doğrudan bir anlatımına çivi yazılı metinlerde rastlanmamaktadır. Ancak dolaylı olarak yapılabilecek yorumlamalar neticesinde kucaklama eyleminin Hititçe karşılığının izleri sürülebilir. Bu çalışmada tanrı ve kral arasındaki özel ilişkiyi betimleyen kucaklama sahnelerindeki kucaklama hareketinin Hititçede hangi sözcüğe karşılık gelebileceği üzerine bir öneri sunulacaktır. Özellikle Hitit dinî metinlerinde sıklıkla geçen “merhamet, şefkat, acıma” anlamlarındaki genzu- kelimesi ile söz konusu kucaklama eylemi ilişkilendirilerek eylemin muhtemel karşılığının bu Hititçe sözcük olabileceği üzerinde durulacaktır. Kucaklama sahnelerinin yer aldığı çeşitli mühür baskıları ile Yazılıkaya açık hava tapınağındaki kucaklama sahnesini içeren kaya kabartması burada ele alınmıştır. Aynı zamanda Hititçe çivi yazılı belgelerde genzu- sözcüğünün geçtiği ilgili pasajlara, Hititçe ve Türkçe çevirileriyle yer verilmiştir. Ayrıca Hititçe genzu- kelimesinin sahip olduğu farklı anlamaları ile bu sözcükle ilişkili diğer formlarına da değinilmiştir.

Ḥaji Zayn-i Aṭṭār’s Ikhtiyārāt-i badī‘ī and Its Contribution to the Ottoman Pharmacopeia Literature

Belleten · 2025, Cilt 89, Sayı 316 · Sayfa: 873-902 · DOI: 10.37879/belleten.2025.873
Tam Metin
This study examines Ḥaji Zayn-i Aṭṭār’s Ikhtiyārāt-i badī‘ī, one of the leading manuscripts of 14th-century Persian pharmacopeial literature, tracing its journey in the Ottoman Empire and evaluating its impact. Ikhtiyārāt-i badī‘ī represents a rich accumulation of knowledge in medieval Islamic pharmacology, bringing together the insights and experiences of the author’s contemporaries and predecessors. Moreover, it influenced many subsequent texts in Persian pharmacopeial literature. It gained prominence in Timurid and Safavid Iran as well as Mughal India, becoming a key reference in the medical and pharmacological literature of these regions. Through trade and scholarly networks, the text reached Ottoman intellectual circles and, from the 16th century onward, became a frequently consulted source among Ottoman pharmacopeial and medical works. The similar level of interest in Ikhtiyārāt during the early modern period in Ottoman, Safavid, and Mughal territories demonstrates the circulation of scholarship between these regions and how they inherited and utilized common intellectual traditions. This study highlights the contributions of Ikhtiyārāt to Ottoman pharmacopeial literature, including its role in helping Ottoman scholars learn about the identification, preservation, and application of plant species and pharmacological minerals of Iran and Indian origin. The translation of Ikhtiyārāt into Ottoman Turkish by Muhammed Rızā is examined in comparison with similar translations of the period, exploring the reasons for its translation. Notably, the fact that this translation was undertaken in the 18th century, a time when scientific interest in Europe was gaining momentum, is one of the questions this study addresses.

Wine Production Potential and Wine Economy of the Ancient City of Perre

Belleten · 2025, Cilt 89, Sayı 316 · Sayfa: 845-872 · DOI: 10.37879/belleten.2025.845
Tam Metin
This study aims to determine the viticulture and wine production potential of the ancient city of Perre, located in Southeastern Turkey. For this, the characteristics and production models of the six wineries discovered in the city were elaborated. Then, agricultural areas in the city and its vicinity were identified and analysed by means of remote sensing, photogrammetry, and geographical information systems, using the digital elevation model. The elevation analysis yielded a total agricultural area of 180 hectares. Since it is commonly accepted that the maximum slope should be 15% for viticulture, areas with more than 15% slope were removed from the slope map made for the identified 180 hectares, leaving 130 hectares suitable for viticulture. Studies on viticulture assert that at most 70% of agricultural land is used for viticulture. Hence, the maximum area suitable for viticulture in Perre was calculated as approximately 90 hectares. Entering data into the software we developed, it was found that at most 491,400 litres of wine could be produced annually in Perre. Assuming that 10% of the produce was discarded during the production phase, the maximum amount of wine that could be produced annually was determined as 442,260 litres. The proximity of Perre to the legions positioned along the Euphrates, which formed the Roman-Parthian border, its being on a trade route, the existence of veteran soldiers settled in the city, and its becoming a bishopric centre in the Late Antiquity must have incentivized the people of Perre to produce wine on an industrial scale.

Tophâne Kasr-ı Hümâyunu

Belleten · 2025, Cilt 89, Sayı 316 · Sayfa: 903-944 · DOI: 10.37879/belleten.2025.903
Tam Metin
Top döküm merasimlerini izlemek üzere padişahların Tophâne-i Âmire’ye ziyaretlerinde kullandıkları kasır/köşkün erken tarihlerden itibaren var olduğu bilinmektedir. Padişahların istirahat etmeleri için kullanılan bu kasır, Sultan Abdülmecid zamanına gelindiğinde batılı tarzda mimariyle inşa edilen kasır ve köşklerin ilk örneği olarak İngiliz Mimar William James Smith’e yeniden inşa ettirilmiştir. Küçük bir mücevher kutusunu andırması nedeniyle İngiliz mimarlık tarihinde Bijou of Constantinople yani İstanbul’un mücevheri olarak anılan Tophâne Kasrı, Neo-Barok özellikler taşıyan, emperyal (ampir) tarzda süslü bir yapıdır. Tophâne Kışlası içerisinde yer alan kasrın inşası, dönemin Tophâne Müşiri Fethi Paşa’nın denetim ve kontrolü altında 1846 yılında başlamış ve 1852 yılında tamamlanmıştır. Kasrın dış cephe süslemelerinde yer alan silah ve kılıç gibi askerî motifler kasrın, Tophâne-i Âmire ile olan bağının önemli bir yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır. Sultan Abdülmecid zamanında sıklıkla kullanılan kasır, kendisinden sonraki padişahlar döneminde bilhassa yabancı misafirlerin ağırlandığı ve uluslararası konferansların toplandığı bir mekân olarak da tercih edilmiştir. Çalışmanın amacı, günümüze kadar ulaşan Tophâne Kasrı’nın inşatefriş süreci ile bugüne kadar tespit edilemeyen ve ilk defa bu çalışmada kullanılan inşa keşif defterlerinde yer alan inşaat, onarım ve yenilenme kayıtlarına yansıyan süreçlerini kronolojik bir akışta tahlil etmeye çalışmaktır. Ayrıca bu çalışmada Tophâne Kasrı’nın, Osmanlı Devleti’nin son zamanlarına kadar birçok tarihî olaya tanıklık ettiği organizasyonlar ve tarihî olaylar, tarih-mekân-insan hafızası çerçevesinde ele alınacaktır.

18. Yüzyılda Vezaretten İhanete Bir Osmanlı Devlet Adamı: Arifî Ahmed Paşa’nın Hayatı ve Muhallefatı

Belleten · 2025, Cilt 89, Sayı 316 · Sayfa: 993-1040 · DOI: 10.37879/belleten.2025.993
Tam Metin
Osmanlı Devleti’nde müsadere sıklıkla uygulanan bir usuldür. Özellikle nakit ihtiyacının had safhaya çıktığı 17. ve 18. yüzyıllarda müsaderenin çeşitli vesilelerle uygulandığı bilinmektedir. 18. yüzyılda malları müsadere edilen devlet görevlilerinden birisi de Vezir Arifî Ahmed Paşa’dır. Paşa, bürokraside başladığı kariyerinde reîsülküttâblığa kadar yükselmiş, ardından vezaret payesi alarak seyfiye sınıfına geçmiş ve çeşitli eyaletlerde valilik yapmıştır. III. Ahmed devrinde (1703-1730) İran’a yönelik açılan seferlere iştirak eden Arifî Ahmed Paşa, Revan’ın fethinde serasker olarak görev almıştır. Ancak Paşa hakkında bu tayinden birkaç yıl sonra sefer sırasında Osmanlı Devleti’ne ihanet derecesine varan fiilleri bulunduğu gerekçesiyle idam kararı verilmiştir. Onun idamından sonra muhallefatı da müsadere edilmiştir. Arifî Ahmed Paşa’nın yaşam öyküsünü ve muhallefatını konu edinen bu çalışmanın ana kaynaklarını Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı Osmanlı Arşivinde bulunan mühimme defterleri ile muhallefat defterleri oluşturmaktadır. Çalışma iki kısımdır. Birinci kısım dönemin kronikleri ve mühimme defterlerinden faydalanılarak oluşturulan Paşa’nın yaşam öyküsünü ihtiva etmektedir. İkinci kısımda ise Ahmed Paşa’nın muhallefatı ele alınmıştır. Bu kısımda Paşa’nın toplamda 60 bin guruşa yakın servetinin büyük kısmını oluşturan nakit para ve gayrimenkullerin yanında sahip olduğu silahlar, kitaplar ve eşyalar incelenmiştir. Ahmed Paşa’nın kayıt altına alınan menkul ve gayrimenkulleri tasnif edilmiş, ardından muhallefatla ilgili işlemlere dair bilgi verilmiştir. Yukarıda zikredilen dönemin kaynakları ışığında Arifî Ahmed Paşa özelinden hareketle bir Osmanlı devlet adamının devlet hizmetine girişi, yükselişi ve hata yaptığında muhallefatına el konularak ortadan kaldırılışı analiz edilmiştir. Bu bağlamda devletin, bürokraside bir otokontrol sistemi olan müsadere uygulamasını hangi şartlarda, hangi amaç doğrultusunda ve ne şekilde uyguladığının resmedilmesi ile muhallefat çalışmalarına katkı sunulması amaçlanmıştır.

Rise of Indigenous Ottoman Viziers in the Sixteenth Century

Belleten · 2025, Cilt 89, Sayı 316 · Sayfa: 945-992 · DOI: 10.37879/belleten.2025.945
Tam Metin
This study explores the transformation of the Ottoman vizierate in the sixteenth century, highlighting the emergence of “indigenous viziers” who rose from humble origins through the devşirme levy and palace education. Unlike earlier viziers—ulema scholars of madrasa training or Balkan and Byzantine aristocrats who maintained ties to their homelands—these new figures were entirely products of the Ottoman system. Educated in the palace school (Enderûn) and promoted through provincial and central offices, indigenous viziers embodied a unique model of state service rooted solely in loyalty to the sultan. Their careers illustrate both the centralizing ambitions of Suleyman the Magnificent and the broader Ottoman process of state-building, which replaced cosmopolitan or aristocratic bureaucrats with a cadre of palace-trained administrators whose authority could not be transferred to other dynastic contexts. By situating this development within comparative European frameworks, the article argues that the rise of indigenous viziers represents a distinctive form of meritocratic integration in the early modern world.

Mkrtich Khrimian as an Ottomanist? Disputing a Growing Trend in Armenian Historiography

Belleten · 2025, Cilt 89, Sayı 316 · Sayfa: 1079-1108 · DOI: 10.37879/belleten.2025.1079
Tam Metin
Mkrtich Khrimian (1820-1907), long recognised as a foundational figure in Armenian nationalism, also held prominent, influential religious and political roles within the Ottoman Armenian community. In recent years, however, a growing and increasingly visible trend in historiography has emerged that reinterprets Khrimian as an Ottomanist mediator and a committed proponent of Tanzimat reforms. This reinterpretation, rooted largely in his institutional engagements and interactions with the Ottoman state, portrays him as a conciliatory and adaptive figure working deliberately within the imperial framework. This article critically engages with this significant historiographical shift, reassessing Khrimian’s rhetoric and activities through a close, careful reading of his sermons, writings, and political actions—most notably the widely referenced and symbolically charged “Iron Ladle Sermon”. It argues that Khrimian’s ideological orientation aligns more closely with Armenian nationalist aspirations and sentiments than with Ottomanist ideals or reformist agendas. Drawing on a wide range of primary sources, including Artsvi Vaspurakan (a periodical edited by Khrimian), archival documents, and recent scholarship, the article highlights the nationalist content embedded in Khrimian’s discourse and explores the broader historical implications of his legacy. By challenging the emerging narrative that casts Khrimian as an Ottomanist figure, this study offers a historically grounded and analytically reflective reappraisal of his ideological trajectory.

Nikola Mavroyani: Eflak’ın Sıra Dışı Voyvodası (1786-1790)

Belleten · 2025, Cilt 89, Sayı 316 · Sayfa: 1041-1078 · DOI: 10.37879/belleten.2025.1041
Tam Metin
Nikola Mavroyani 1735 yılında Pare Adası’nda doğmuştur. İstanbul’a gelerek Kaptan-ı Derya Cezayirli Gazi Hasan Paşa’nın sarrafı Hacı Nikolaki’ye intisap etmiştir. Onun aracılığıyla da Hasan Paşa’nın himayesine girmiştir. Bu himaye, Mavroyani’nin hayatında önemli bir dönüm noktasıdır. Çünkü Eflak voyvodalığının kapıları Cezayirli Gazi Hasan Paşa sayesinde Mavroyani’ye açılmıştır. Bu doğrultuda Mavroyani’nin ilk görevi, donanma tercümanının maiyetinde yazıcı olmaktır. Türkçe, Yunanca ve İtalyanca bilen Mavroyani, yazıcılıkla yetinmemiştir. Kısa sürede efendisi Hasan Paşa’nın gözüne girmiş ve kendisini voyvodalık yolundaki basamaklardan biri olan donanma tercümanlığına terfi ettirmiştir (1770). Donanma tercümanlığını yaklaşık on altı yıl sürdüren Nikola Mavroyani, bu vazifesi sırasında nüfuzunu daha da arttırmıştır. Güven ve itimadını kazandığı hamisi Cezayirli Gazi Hasan Paşa’ya voyvodalık için baskı yapmıştır. Hasan Paşa da elinden gelen çabayı göstermiş, Mihalaki Bey’e kâğıtlar göndererek Eflak voyvodalığından çekilmeye zorlamıştır. Mihalaki Bey de hastalığını gerekçe göstererek can korkusundan istifa etmiştir. Akabinde de kâğıt üzerinde divan tercümanı gösterilen Mavroyani, alışılmışın dışında olarak 7 Nisan 1786’da Eflak voyvodalığına tayin edilmiştir. Nikola Mavroyani Eflak voyvodalığını sıra dışı bir yolla elde etmiştir. Yine de o devletine sadık bir bendedir. Göreve getirilmesinden kısa süre sonra başlayan Osmanlı-Rusya-Avusturya Savaşı’nda üstlendiği rol de bunun göstergesidir. Fakat savaşın getirdiği zorlu koşullar ve hamilerinin düşüşü, Mavroyani’nin kariyerini olumsuz yönde etkilemiştir. Hırsları ve yanlış adımları dolayısıyla güvendiği çevrelerin desteğini kaybeden Mavroyani, 30 Eylül 1790’da devlete ihanetle suçlanarak Rusçuklu Şerif Hasan Paşa’nın emriyle katledilmiştir.