95 sonuç bulundu
Uygulanan Filtreler
  • Bu yıl
Yayın Yılı
Yazarlar
Anahtar Kelimeler

İstanbul’daki 21. Yüzyıl Cami Minberlerinde Yenilikçi Yaklaşımlar

Arış · 2026, Sayı 28 · Sayfa: 24-55 · DOI: 10.32704/akmbaris.2026.216
Tam Metin
Bu araştırmada İstanbul’da yenilikçi anlayışla inşa edilen 21. yüzyıl cami minberlerinde Modernizm kavramı ile gelişen fikir akımlarının minber üzerindeki etkisi, minber tasarımını oluşturan mimarların hangi fikir akımlarından etkilendiği, modern formların minber tasarımında nasıl karşılık bulduğu, geleneksel çizgilerden ne kadar uzaklaşıldığı saptanmaya çalışılmıştır. İncelenen minber formlarının çoğunlukla birbirini takip etmeyen farklı tasarımlara sahip olduğu belirlenmiştir. Minberlerin geleneksel minber tasarımlarından uzak formları, farklı teknik ve malzeme kullanımı, dönemin değişen mimari anlayışının bir yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır. Endüstri Devrimi inşaat sektörünü etkileyen büyük bir dönüşüme neden olmuştur. Taş ve ahşap gibi geleneksel malzemelerin yerini cam, çelik, dökme demir ve betona bırakması daha özgün tasarımların ortaya çıkmasını sağlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde ve Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren mimari alanda yaşanan değişim, ülkenin kültürel ve toplumsal dönüşümünün bir yansımasıdır. Modernizm ve yeni malzemelerin benimsenmesi, Türk sanatçıların geleneksel kalıplardan uzaklaşarak çağdaş ve özgün yenilikçi tasarımlar yapmalarına olanak tanımıştır. Dönemin bu önemli değişiklikleri aynı zamanda Türkiye’nin modern mimari mirasının temelini de atmıştır. Avrupa’da gelişen düşünce akımlarının Türk mimarları üzerindeki etkisi, minber tasarımlarında da yenilikçi yaklaşımların ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu gelişmelerin etkisiyle İstanbul’daki yenilikçi anlayışla inşa edilen minberlerde fonksiyonalizm başta olmak üzere konstrüktivizm, brütalizm, art nouveau, art deco, deconstrüktivizm, minimalizm, sürrealizm, soyut ekspresyonizm ve postmodernizm akımlarının etkileri görülür.

Kınık (İzmi̇r) Geleneksel Konut Dokusunun İncelenmesi ve Koruma Bağlamında Değerlendirilmesi

Arış · 2026, Sayı 28 · Sayfa: 96-118 · DOI: 10.32704/akmbaris.2026.218
Tam Metin
Kınık, Batı Anadolu’da İzmir’in kuzeyinde yer alan, Bergama ile yakın coğrafi ve tarihsel ilişki içinde gelişmiş ve antik dönemden günümüze kesintisiz iskân görmüş tarihi bir yerleşimdir. Kınık’ın tarihi kent merkezi, büyük ölçüde Osmanlı Dönemi’nde biçimlenmiş olup; tipik Osmanlı kenti mimari ve mekânsal özelliklerini yansıtan, cami, han, hamam, çeşme ve köprü gibi anıtsal yapılar ile dönemin sosyo-ekonomik yaşamını ve mimari karakterini ortaya koyan geleneksel konutlardan oluşan özgün bir kentsel dokuya sahiptir. Günümüzde ağırlıklı olarak kentsel sit alanı içerisinde yer alan bu konutlar, yerleşimin kültürel mirasının en belirgin ve süreklilik gösteren katmanını oluşturmaktadır. Ancak son yıllarda, kentsel sit alanı ve yakın çevresinde artan yapılaşma baskısı, geleneksel konut dokusunun özgünlüğünü ve bütünlüğünü olumsuz yönde etkilemektedir. Bu çalışma, Kınık tarihi yerleşimi içinde bulunan geleneksel konutların tespit edilmesini, özgün mimari ve mekânsal özelliklerinin ortaya konulmasını ve güncel koruma sorunlarının koruma disiplini çerçevesinde değerlendirilmesini amaçlamaktadır. Ayrıca, 1950 yılında Yüksek Mimar Mukadder Çizer tarafından hazırlanan ilk imar planının geleneksel konut dokusu ile kurduğu ilişki incelenmiştir. Çalışmada literatür taraması ile yerleşimin tarihsel gelişimi incelenmiş; bu gelişimin fiziksel yansıması olan geleneksel konut dokusu ise alan çalışmaları ve fotoğrafla belgeleme yoluyla ele alınarak, konutların öne çıkan mimari özellikleri ve koruma sorunları tespit edilmiştir. Çalışma sonucunda, 1950 planının tarihi dokuyu büyük ölçüde koruyarak dengeli bir planlama yaklaşımı benimsediği ve 2000’li yıllarda yerleşimin kentsel sit alanı olarak belirlenmesine rağmen bütüncül bir koruma politikasının geliştirilememesi ve etkin bir koruma amaçlı imar planının bulunmaması nedeniyle, geleneksel dokunun parsel ölçeğinde büyük oranda korunduğu; ancak yapı ve detay ölçeğinde özgünlüğünü kısmen yitirdiği saptanmıştır. Başlıca koruma sorunları; koruma kararlarındaki yetersizlikler, ekonomik nedenlere bağlı göç, konutların terk edilmesi ve kullanıcı değişiklikleri, niteliksiz müdahaleler ile koruma bilincinin eksikliği olarak tespit edilmiştir. Çalışma, geleneksel konut dokusunun tarihsel sürekliliğini ve mekânsal özgünlüğünü gözeten bütüncül bir koruma yaklaşımının gerekliliğini vurgulamaktadır.

Yıldız Sarayı Marangozhane ve Güzel Sanatlar Galerisinin Halı Müzesi Olarak İşlevlendirilmesi

Arış · 2026, Sayı 28 · Sayfa: 156-176 · DOI: 10.32704/akmbaris.2026.221
Tam Metin
Yıldız tepelerinde stratejik ve korunaklı bir arazi üzerine inşa edilen Yıldız Sarayı, 19. yüzyıl Osmanlı saray mimarisinden bağımsız, özgün tasarım anlayışıyla dikkat çekmektedir. Dolmabahçe ve Çırağan Saraylarında olduğu gibi tek bir yapı kompleksinden oluşmamış, başta köşk, kasır ve pavyonlar olmak üzere bunlara zamanla yeni yapıların eklenmesi sonucu günümüz şeklini alarak bu yönüyle de geleneksel saray anlayışının önemli örnekleri olan Edirne ve Topkapı Saraylarıyla benzerlik göstermektedir. Devletin yönetimi için ayrılan yapıların yanı sıra harem daireleri, cami, kilithane, eczane, silahhane gibi işlevsel birimler ile tiyatro, kütüphane, marangozhane ve sanat galerisi gibi kültürel mekânların bir arada bulunması, sarayı kendi içinde bağımsız bir kent siluetine dönüştürmüştür. Kendisi de bir sanatçı olan Sultan II. Abdülhamid, Yıldız Sarayı’nda düzenlettiği Silah Müzesi ve kişisel koleksiyonlarını sergilediği müze alanlarıyla Osmanlı’da müzecilik faaliyetlerinin gelişimine önemli katkılar sağlamıştır. Tarihi belgeler, padişahın hususi müzesinin yine onun döneminde inşa edilen Has Bahçe yapılarından birinin içerisinde konumlandığını ve burada saatlerden zırhlara, porselenlerden kitaplara, tablolardan minyatürlere kadar geniş bir koleksiyonun sergilendiğini göstermektedir. 2018 yılında Milli Saraylar Başkanlığına devredilmesinin ardından kapsamlı bir restorasyon sürecine giren Yıldız Sarayı’nda yapıların büyük bir kısmı, özgün işlevlerine sadık kalınarak yeniden ihya edilmiştir. İlk inşa edildiği dönemde “marangozhane” olarak kullanılan bina ile “müzehane” olarak kullanılan galerinin mekânsal genişliği ve tarihsel arka planı da göz önünde bulundurularak müze olarak işlevlendirilmesine karar verilmiştir. Bunun neticesinde Halı Koleksiyonu’na ait 19. yüzyıl ile 20. yüzyıla tarihlenen eşsiz dokuma örnekleri, restorasyon ve konservasyon süreçlerinin ardından sergiye hazır hale getirilmiştir. Yıldız Sarayı Halı Müzesi, söz konusu koleksiyonun önemli bir bölümünü ilk kez tematik ve bütüncül bir yaklaşımla ziyaretçiye sunmayı amaçlamakta, 19. yüzyıl Osmanlı sanat anlayışı ve dokuma geleneğini modern sergileme teknikleriyle yeniden yorumlamaktadır.

Pasini’nin ‘Il Mercato Di Tophane (Tophane Pazarı)’ Eserinde 19. Yüzyıl Osmanlı Kent Yaşamı

Arış · 2026, Sayı 28 · Sayfa: 141-155 · DOI: 10.32704/akmbaris.2026.220
Tam Metin
Bu makalenin amacı, 19. yüzyıl Osmanlı kent yaşamını görsel düzlemde yansıtan İtalyan ressam Alberto Pasini’nin (d. 1826 – ö. 1899) 1870 yılına tarihlenen II Mercato Di Tophane (Tophane Pazarı) adlı eserini çok boyutlu bir yaklaşımla incelemektir. Sanatçının ele aldığı dönemin çağdaşı olması, betimlemelerinin doğrudan gözleme dayanması ve eşzamanlı bir nitelik taşıması bakımından önemlidir. Bu inceleme, söz konusu yapıtın yalnızca estetik bir kurgu sunmadığını; aynı zamanda Osmanlı kamusal mekânları, toplumsal ilişkiler ağı ve gündelik yaşam pratiklerine dair tarihsel ve sosyolojik veriler içeren bir görsel kayıt işlevi gördüğünü ortaya koymaktadır. Bu çerçevede mimari düzen, mekânsal organizasyon ve figüratif yerleşim dikkate alınarak, sanatçının ampirik gözleme dayalı yaklaşımı ile Batı merkezli oryantalist bakışı arasındaki ilişki çözümlenmektedir. Araştırma sürecinde görsel betimleme ve eleştirel çözümleme teknikleri, karşılaştırmalı sanat tarihi perspektifi ve analitik sosyal bağlam modeli birlikte değerlendirilmiştir. Bu yöntemsel çerçeve sayesinde, kamusal ve dinî mekânların gündelik yaşamdaki işlevleri ile üretim ve tüketim pratikleri, ayrıca toplumsal normlar somut göstergeler üzerinden incelenmiştir. Bunun yanı sıra Pasini’nin temsil anlayışı, dönemin diğer oryantalist ressamlarının üretimleri ve Osmanlı içi görsel geleneklerle karşılaştırmalı olarak ele alınmıştır. Böylece eserin hem sanat tarihi hem de sosyal tarih açısından taşıdığı özgün değer temellendirilmiştir. Sonuç olarak, 1870 yılına tarihlenen Tophane Pazarı, 19. yüzyıl Osmanlı kent kültürünü, kamusal yaşam biçimlerini ve toplumsal örgütlenmeyi anlamlandırmak açısından güçlü bir görsel kaynak niteliği taşımaktadır. Bu makale, Pasini’nin gözleme dayalı gerçekçilik anlayışı ile Batı oryantalist estetiğini sentezleyen temsil stratejisini ortaya koyarak, Osmanlı kent yaşamının sanatsal ve tarihsel çözümlemesine katkı sağlayan alternatif bir değerlendirme çerçevesi sunmaktadır.

Rifâî Gülleri: Edirne Müzesi Koleksiyonu Örneğinde Biçim, İşlev ve Sembolizm

Arış · 2026, Sayı 28 · Sayfa: 119-140 · DOI: 10.32704/akmbaris.2026.219
Tam Metin
Makalenin konusu, Edirne Arkeoloji ve Etnografya Müzesi bünyesindeki Türk İslâm Eserleri Müzesi koleksiyonunda yer alan on adet Rifâî gülüdür. Müze deposunda muhafaza edilen eserlerin tamamı stilize yılan/ejder formunda tasarlanmış olup, ters U şeklinde kıvrık ve yassı bir baş ile uzun bir saptan meydana gelmektedir. Rifâiyye tarikatının burhan merasimlerinde kullanılan bu tarikat cihazı kızgın ateşte akkor hâle gelinceye kadar ısıtılmakta ve dile ya da vücuda temas ettirilerek söndürülmektedir. Böylece sufi çevrelerde hem keramet hem de erginleşme göstergesi olarak kabul edilen ejderhayla mücadele sahnesi ritüel düzlemde yeniden canlandırılmaktadır. Bu çerçevede, ateş, demir, gül ve yılan/ejder ikonografisi Rifâî ritüel pratiğinde iç içe geçerek çok katmanlı bir sembolik anlam kazanmakta ve bütüncül bir anlatı inşa etmektedir. Çalışmada, eserler biçimsel ve sembolik özeliklerinin yanı sıra imal süreci açısından da incelenmiş ve ortak malzeme ve tekniklerle üretildikleri belirlenmiştir. Ayrıca mekânsal ve tarihsel bağlamlar dikkate alınarak üretim yeri ve dönemlerinin belirlenmesi hedeflenmiştir. İki eserin İstanbul’daki İbn-i Meddas Abdülhalim Tekkesi’ne ait olduğu envanter kayıtlarıyla tespit edilirken, diğer sekiz eserin Edirne’deki Rifâî tekkelerinden biri ya da birkaçına ait olabileceği görüşü üzerinde durulmuştur. Tarikatın kurumsal gelişimi ile eserlerle doğrudan veya dolaylı bağlantılı tekkelerin kuruluş ve faaliyet dönemleri değerlendirilerek, incelenen Rifâî güllerinin 19. yüzyıla ait olabileceği belirtilmiştir. Çalışmada, Rifâî güllerinin işlevsel birer ritüel araç olmanın ötesinde, derin sembolik anlamlar taşıyan sanat nesneleri oldukları, tarihsel bağlam ve estetik değerler açısından ise kültürel belge niteliği taşıdıkları sonucuna varılmıştır.

20. Yüzyıl Başlarında Rûsiyye-i Vustâ’da Hat Sanatı Üzerine Bir Risale

Arış · 2026, Sayı 28 · Sayfa: 1-23 · DOI: 10.32704/akmbaris.2026.215
Tam Metin
Hüsn-i hat sanatı, tarihi serüveni boyunca sürekli bir gelişim göstermiştir. Bu süreçte, hat sanatının eğitimine yönelik risaleler yazılmış ve hattatların yaşam öykülerini konu alan tezkireler kaleme alınmıştır. Bu eserler, hat sanatının teknik yönlerini ve üslûp özelliklerini naklederken, öte yandan hat sanatının İslam medeniyeti içindeki yerini ve kültürel miras üzerindeki etkisini de izah etmişlerdir. Bu eserlerden biri de çalışma konumuz olan Osman Nûrî Akçokraklı’nın kaleme aldığı risaledir. Osman Nûrî Akçokraklı, Kırımlı bir aydın olarak 1879 yılında dünyaya gelmiştir. Yaşadığı dönemde entelektüel kişiliğiyle tanınmış ve Kırım’ın kültürel hayatına eserleri ve düşünceleriyle önemli katkılarda bulunmuştur. Tarih ve sanat alanında kaleme aldığı birçok ilmî çalışması bulunmaktadır. Bu çalışmalar arasında, 1900 yılında St. Petersburg’da İ. Boraganskiy Matbaası’nda basılan Hutût-ı İslâmiyye ve Rûsiyye-i Vustâ Ehl-i İslâminin Andan Hissesi isimli risalesi, dönemin Rusya topraklarındaki hüsn-i hat sanatını ele alması bakımından özel bir öneme sahiptir. Bu makalede, söz konusu risale incelenecek ve metni günümüz Türkçesine aktarılarak Akçokraklı’nın ele aldığı konulara odaklanılacaktır. Çalışmanın amacı, daha önce herhangi bir yerde yayımlanmamış ve araştırılmamış olan bu risaleyi sanat dünyasına tanıtmak ve daha iyi anlaşılmasını sağlamaktır. Risalede, Rusya coğrafyasında yaşayan Müslümanların hat sanatına olan ilgisinin azalmasının sebepleri eleştirel bir bakış açısıyla incelenmektedir. Bunun yanı sıra, yaşadığı topraklardaki hüsn-i hat eğitiminin durumu ve matbaanın hat sanatı üzerindeki etkileri de ayrıntılı bir şekilde ele alınmaktadır. Akçokraklı’nın bu eseri, hat sanatına dair önemli bir perspektif sunmaktadır. Bununla birlikte Risale, döneminin sanat anlayışını yansıtan bir kaynak olmasının yanı sıra, muhtevası itibarıyla da tarih, eleştiri ve kültür belgesi olarak önem taşımaktadır.

Maliye Nazırı Musa Safvetî Paşa Hakkında Bir Hiciv ve Tezyif Raporu (1841-1845)

Belgeler · 2026, Cilt XLIII, Sayı 47 · Sayfa: 173-246 · DOI: 10.37879/belgeler.2026.173
Tam Metin
Bu makale, Tanzimat döneminin tartışılan isimlerinden Maliye Nazırı Musa Safvetî Paşa (1841-1845) hakkında daha önce yayımlanmamış olan bir hiciv ve tezyif raporunu incelemektedir. 1839 yılında Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nun ilanıyla oluşan Reşîd Paşa’nın liderliğindeki reform taraftarı Babıali zümresi ile saraya bağlı ve askeri yapıya dayanan muhalif hizip arasındaki güç mücadelesi kapsamında ele alınan Safvetî Paşa, ikinci grubun önde gelen bir şahsiyetidir. Otuz yıla yakın süren kariyeri müddetince kritik vazifeler üstlendiği bilinen paşa hakkındaki görüşler içerisinde dengeli bir biyografik anlatım bulunmamaktadır. Kimi devlet adamları tarafından kendisine methiyeler düzülürken bazı çağdaşlarınca da kasıtlı yolsuzlukların mümessili olarak kabul edilmiştir. Makalenin temelini teşkil eden rapor daha ziyade ikinci görüşün bir örneği olarak Safvetî Paşa’yı gayrimüslim tüccarlarla paralel bir mali yapı kurmak, devletin kaynaklarını kişisel bir zenginleşme aracı olarak kullanmak ve meşru olmayan tekeller vasıtasıyla hazinenin içini boşaltmakla suçlamıştır. Rapor, Paşa’nın kaime kurunu manipüle etmekten Reşîd Paşa ile irtibatı olan bazı bürokratları azlettirerek yerlerine kendi müntesiplerini ikame etmeye, ordu müteahhitleriyle yapılan mukavelenamelerde yolsuzluk yapmaya ve ziraat sisteminin gelişimini önlemeye kadar çok sayıda faaliyetine yer vermiştir. Siyasi maksatlarla yazılan rapor, Tanzimat maliyesinin köklü sorunlarını, mali enstrümanların suistimale açık olan potansiyelini ve bürokratik sürtüşmelerin kurumsal mekanizmanın işleyişine tesirini göstermesi bakımından ehemmiyeti haizdir. Bu çerçevede bu makale arşiv belgeleri, yerli ve yabancı literatür aracılığıyla örneğine nadir rastlanan raporun muhtevasını deşifre edebilmek, farklı nüshalarını mukayeseli bir yöntemle translitere etmek ve asıllarıyla birlikte neşretmek amacıyla kaleme alınmıştır.

Çukurova Âyânları V: Hasanpaşazâde Ahmet Bey III

Belgeler · 2026, Cilt XLIII, Sayı 47 · Sayfa: 1-172 · DOI: 10.37879/belgeler.2026.1
Tam Metin
Çukurova tarihinde 1750-1850 tarihleri arasında önemli rol oynamış olan Karslızâdeler ve daha sonraki adıyla Hasanpaşazâdeler ile ilgili belge serisine Türk Tarih Kurumu Belgeler Dergisi’nde Ahmet Bey III isimli bu makalemiz ile devam ediyoruz. Böylece bir taraftan bölge tarihine hizmet ederken, bir taraftan da Osmanlı Türk tarihinin karanlık yönlerini aydınlatmaya çalışıyoruz. Ahmet Bey ile ilgili olarak daha önceki yayınlarımızda bazı bilgiler sunmuştuk. Ahmet Bey, Adana Beylerbeyi Hasan Paşa’nın torunu; Üzeyir sancakbeyi Abdullah Paşa’nın oğludur. 1793-1811 yılları arasında birçok defa Adana mütesellimliği yapmış, Adana, Tarsus, Sis ve Tevâbii Mukataasını kardeşi Mehmet Bey ve babasının amcası oğlu Mustafa Bey ile birlikte yönetmiştir. Ölümünden sonra kardeşi Mehmet Bey ve daha sonra oğlu III. Hacı Ali Bey Adana mütesellimi olmuştur. Ahmet Bey ile ilgili belgeler incelendiğinde Ahmet Bey’in mütesellim olarak Adana’nın tek hâkimi olduğunu görmekteyiz. 1811 yılında eceliyle öldüğünde birçok mukataanın sahibi olduğu gibi şehirde satın aldığı mülklerle de şehrin en zenginlerinden birisi konumundaydı. Öldüğünde yerine kardeşi Mehmet Bey’in geçmesi için atılan adımlar, bütün ulema ve sulehanın toplanıp kadı efendiye gelmesi ve İstanbul’dan berat gelmeden göreve başlatılması tam bir diplomasi zaferidir.

İngiliz Diplomatik Arşiv Belgelerinde Kütahya Mültecileri Krizi (1850-1851)

Belgeler · 2026, Cilt XLIII, Sayı 47 · Sayfa: 247-400 · DOI: 10.37879/belgeler.2026.247
Tam Metin
Bu çalışma, FO 424 serisi İngiliz diplomatik arşiv belgelerine dayanarak, 1850-1851 yıllarında Kütahya’ya yerleştirilen ve ikametleri denetim altında tutulan Macar ve Leh mülteciler meselesini belge temelli ve analitik bir yaklaşımla incelemektedir. Mültecilerin Osmanlı Devleti’ne sığınmasıyla başlayan süreç, Avusturya ve Rusya’nın güvenlik kaygılarıyla temellendirilen ve önemli siyasal sonuçlar doğurma potansiyeli taşıyan ısrarlı iade talepleri doğrultusunda kısa sürede çok aktörlü ve karmaşık bir uluslararası krize dönüşmüştür. Bu bağlamda Babıâli, geleneksel dönemde padişahın şahsi himaye ve takdir yetkisine dayanan iltica uygulamasını, Tanzimat sonrasında şekillenen hukuki gerekçelendirme, diplomatik müzakere ve devlet egemenliğinin uluslararası hukuk çerçevesinde savunulması esaslarına dayalı kurumsal bir devlet pratiğiyle yeniden tanımlayarak söz konusu talepleri kesin biçimde reddetmiş; böylece hem Osmanlı Devleti’nin egemenlik haklarını hem de uluslararası hukuk bağlamında üstlendiği ilkesel sorumlulukları koruma yönündeki iradesini açık biçimde ortaya koymuştur. Çalışma, İngiltere’nin krizin seyrine yönelik diplomatik yönlendirme çabalarını, insani ve stratejik unsurları bir arada barındıran diplomatik yaklaşımını ve Osmanlı Devleti’nin uluslararası konumunu güçlendirmeye yönelik destekleyici tutumunu, Avusturya’nın baskıcı, güvenlik odaklı ve zorlayıcı politikalarıyla karşılaştırmalı biçimde analiz etmektedir. Ayrıca, merkezin taşra üzerindeki idari, güvenlik ve denetim mekanizmalarını Kütahya örneği üzerinden inceleyerek, kriz yönetiminin yalnızca uluslararası arenada değil, Osmanlı taşrasında uygulanan idari pratikler üzerinden de nasıl şekillendiğini göstermektedir. Arşiv belgeleri, 1851 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin müdahil olmasıyla meselenin transatlantik bir boyut kazandığını ve Babıâli’ye önemli bir diplomatik manevra alanı sağlayarak çözüm sürecini hızlandırdığını ortaya koymaktadır. Mültecilerin 1 Eylül 1851’de tahliye edilmesi, Osmanlı Devleti’nin uluslararası baskılara rağmen egemenlik temelli ve tutarlı bir idari - diplomatik tutum sergilediğini göstermektedir. Bu yönüyle Kütahya örneği, diplomasi, uluslararası hukuk ve taşra yönetimi kesişiminde özgün bir kriz yönetimi modeli sunmaktadır.

Tes ve Tariat Yazıtlarının Türü ve Yazılış Amacı/İşlevi

Türk Dili Araştırmaları Yıllığı - Belleten · 2026, Sayı 81 · Sayfa: 63-90 · DOI: 10.32925/tday.2026.144
Tam Metin
Ötüken Uygur Kağanlığı yaklaşık yüz yıllık hâkimiyeti esnasında Orta Asya’nın siyasi, ticari ve kültürel hayatını derinden etkilemiştir. Uygurlar bu dönemde heykel, şehir ya da mezar gibi pek çok kültür ürünü vücuda getirmiştir. Bu kültür ürünlerinin içinde değerlendirilebilecek yazıtlar da yaratmıştır. Tes, Tariat, Şine Us ve Karabalgasun-I gibi yazıtlarla bozkır kağanlıklarındaki yazıt dikme geleneğini sürdürerek belirli bir medeniyet seviyesini yakaladığını belgelemiştir. Göktürk harfli yazıtlar bulundukları bölge, yaratıldıkları kavim veya çağlara göre farklı başlıklar altında sınıflandırılmıştır. Sınıflandırmada kullanılan ölçütlerden biri de türdür. Tür açısından sınıflandırma Tes ve Tariat yazıtları için de uygulanmış, bunlar kimi araştırmacılar tarafından zafer yazıtları, kimi araştırmacılar tarafından ise sınır taşı yazıtları olarak değerlendirilmiştir. Bu çalışmada Tes ve Tariat yazıtlarının türü ve yazılış amaçları/işlevleri incelenmiştir. Tes ve Tariat yazıtlarının arasında kimi önemli farklar tespit edilmiş; bu farklar ve yazıtların içeriklerinden hareketle söz konusu iki yazıtın aynı türde olmadığı, aynı amaçla/işlevle oluşturulmadığı, bunların zafer ya da sınır taşı yazıtları türünde olmadığı ortaya konmaya çalışılmıştır. Çalışmada Tes Yazıtı’nın Moyen Çor Kağan’ı onurlandırıp kağanlığını tasdik etmek için yaratılan bir “onurlandırma/tasdik etme yazıtı”, Tariat Yazıtı’nın ise yine Moyen Çor Kağan’ın hâkimiyet ve gücünü ifade etmek için yaratılan bir “hâkimiyet/ gövde gösterisi yazıtı” olduğu ileri sürülmüştür.