238 sonuç bulundu
Dergiler
Yayınlayan Kurumlar
Yazarlar
Anahtar Kelimeler
- Istanbul 4
- Mimari 4
- söz varlığı 4
- World War I 4
- China 3
Türkiye-Suriye Dostluk Ve İyi Komşuluk Sözleşmesi (30 Mart 1940) Çerçevesinde Uyrukluk Ve Emlak Sorunları
Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi · 2026, Cilt XLII, Sayı 113 · Sayfa: 167-211 · DOI: 10.33419/aamd.1959686
Özet
Tam Metin
Birinci Dünya Savaşı sırasında imzalanan Sykes-Picot Anlaşması, Orta Doğu’da coğrafi, etnik ve kültürel özelliklerinden uzak yapay sınırlar çizdi. Savaşın ardından Osmanlı İmparatorluğu’nun Orta Doğu’dan çekilmesi ve Türkiye’nin sınırlarının belirlenmesi, vatandaşlık ve mülkiyet sorunlarını gündeme getirdi. Bir yandan Suriye sınırında kalan Türkler, diğer yandan Türkiye’den göç eden Suriyeliler ve diğer vatandaşlar, Türkiye’de bıraktıkları mülklerle ilgili karşılıklı sorunlar yarattı. 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Anlaşması bu sorunu çözmeye çalıştı. Anlaşmanın 13. maddesi, Türk-Suriye sınırının her iki tarafında mülk ve arazi sahibi olan kişilerin, Osmanlı döneminde sahip oldukları mülkiyet haklarını koruyacaklarını öngörüyordu. Bu kişiler, gümrük vergisi ödemeden arazilerini işleyebilecek ve hayvanlarını sınırdan geçirebileceklerdi. Ayrıca, hak sahiplerinin vatandaşı oldukları ülkede vergilerini ödeyecekleri de kararlaştırıldı. Lozan Antlaşması’nın “Haklar ve Menfaatler” başlıklı 65. maddesi, ülke sınırları dışındaki Türk vatandaşlarının ve Türkiye’deki yabancı uyrukluların mülkiyet haklarını güvence altına almayı amaçlıyordu. Daha sonra, Suriye ve Lübnan için Fransa ile imzalanan 1926 Dostluk ve İyi Komşuluk Antlaşması’nın 3. ve 9. maddeleri, 27 Ekim 1932’de imzalanan Mülkiyet Anlaşması ve 30 Mayıs 1936 tarihli Ankara Anlaşması’nın 3. maddesi uyarınca soruna çözümler getirildi. Vatandaşlık konuları da 4 Temmuz 1938’de Ankara’da imzalanan protokol ile düzenlendi. 23 Haziran 1939’da Hatay’ın Türkiye’ye katılması, Suriye ile diplomatik ilişkilerin bozulmasına ve ardından bölgeden Suriye’ye büyük bir göç dalgasına yol açmıştır. Türkiye-Suriye Anlaşması, Fransa ile diplomatik ilişkilerin iyileştirilmesi amacıyla 30 Mart 1940’ta imzalanmıştır. Bu anlaşmanın amacı, iki ülke arasında diplomatik ilişkilerin geliştirilmesi, dostluk bağlarının güçlendirilmesi ve iyi komşuluk ilişkilerinin kurulmasıydı. Taraflar, vatandaşların mülkiyet haklarını tanımayı, etkilenen taraflar için karşılıklı çözümler bulmayı ve gerekirse yeni bir mülkiyet anlaşması imzalamayı taahhüt ettiler. Çalışmanın amacı, Türkiye ile Fransa arasında 30 Mart 1940 tarihinde imzalanan Türkiye-Suriye Dostluk ve İyi Komşuluk Anlaşması sürecinin Fransa Dışişleri Bakanlığı Arşivlerinde nasıl yansıtıldığını araştırmaktır. Çalışmanın odak noktası olan anlaşmaya giden süreçte çözüm arayışları, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivindeki belgeler ve ilgili literatür kaynakları kullanılarak incelenmiştir.
Erken Cumhuriyet Döneminde Millileşme Ve Modernleşme Söylemi: Muhit Dergisi Üzerine Bir İnceleme (1928-1933)
Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi · 2026, Cilt XLII, Sayı 113 · Sayfa: 65-98 · DOI: 10.33419/aamd.1959265
Özet
Tam Metin
Erken Cumhuriyet döneminin önemli süreli yayınlarından biri olan Muhit dergisi, Cumhuriyet’in ilk yıllarında uygulamaya konulan millileşme politikalarının popüler basın vasıtasıyla topluma aktarılmasında etkili bir mecra olarak öne çıkmaktadır. 1928-1933 yılları arasında yayımlanan “Resimli Aylık Aile Mecmuası” başlığıyla yayın hayatına başlayan dergi, yayın hayatının ilerleyen safhalarında milli dil, milli tarih, milli eğitim, edebiyat, kültür, askerlik, teknoloji ve havacılık gibi alanlarda yayımladığı içeriklerle belirgin bir fikir dergisi niteliğini kazanmıştır. Dergide yer alan yazılar, erken Cumhuriyet’in ulus-devlet inşa sürecinde öne çıkan fikirlerle biçimlenmiş ve Cumhuriyet yeniliklerini destekleyen bir tavır takınmıştır. Özellikle milli dil ve tarih konularında kaleme alınan yazılarda, Harf Devrimi ve dil politikaları tarihsel bir süreklilik çerçevesinde değerlendirilmiş ve milli kimliğin yeniden inşası hedeflenmiştir. Eğitim, edebiyat, tiyatro ve şiir aracılığıyla işlenen askerlik, kahramanlık ve fedakârlık konuları, milli duyguları güçlendirmek ve toplumsal birlik duygusunu pekiştirmek için motivasyon kaynağı olarak kullanılmıştır. Bunun yanı sıra havacılık, teknoloji ve kadın pilotlara dair yazılar ise modernleşme sürecinin her kesimdeki etkisine vurgu yapmakta, kadınların toplumsal hayattaki görünürlüğüne ve dönüşüm sürecindeki rollerine dikkat çekmektedir.
Bu çalışmada, Muhit dergisinin 1928-1933 yılları arasında yayımlanan sayıları nitel araştırma yöntemi çerçevesinde incelenmiş, derginin ilgili dönemine ait sayıları birincil kaynak olarak kullanılmış ve analiz edilmiştir. İncelemeler sonucunda elde edilen veriler, tematik içerik analizi yoluyla değerlendirilmiş, derginin milli söylemleri çerçevesinde dönemin fikir dünyası ve kültürel yönelimleri ortaya konulmuştur. Çalışmanın amacı, Muhit dergisinin erken Cumhuriyet Döneminde gerçekleştirilen millileşme çabalarını nasıl yansıttığını ve derginin bu çabalarla ilgili yazılarını değerlendirmektir. Özellikle dergide kaleme alınan milli dil, milli tarih bilinci ve milli ekonomi gibi konular bağlamında derginin dönemin toplumsal ve kültürel dönüşümündeki rolü incelenmektedir. Bu çalışma ayrıca derginin devletin yenilik hareketlerini halkla paylaşma biçimini ve bu yeniliklerin desteklenmesindeki rolünü ortaya koymayı amaçlamaktadır.
Ali Naci Karacan Ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Kaleminden İnkılap Gazetesinde Serbest Cumhuriet Fırkası
Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi · 2026, Cilt XLII, Sayı 113 · Sayfa: 99-139 · DOI: 10.33419/aamd.1959682
Özet
Tam Metin
Türkiye’nin çok partili yaşama geçme arzusunun sonucu olarak kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF), sadece siyasal sistemde değil Türk basını ve kamuoyu nezdinde de önemli bir karşılık bulmuştur. Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın teşviki ile Ali Fethi Okyar tarafından kurulan SCF, dört ay kadar süren kısa ömrüne rağmen hem iktidar-muhalefet ilişkilerinin hem de siyasal kültürün evrilmesinde dikkate değer bir rol oynamıştır. Çalışmanın merkezinde yer alan İnkılap gazetesi, 30 Ağustos 1930 tarihinde yayın hayatına başlamış ve SCF’nin kurulduğu dönemde siyasal basın alanında yoğun tartışmalara sahne olmuştur. Bu çalışma, SCF’nin kuruluşundan kendini feshettiği döneme kadar olan süreci İnkılap gazetesi üzerinden incelerken Ali Naci Karacan ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun köşe yazıları ile SCF’nin siyasal ve düşünsel temsillerini analiz etmeyi amaçlamaktadır. Araştırma kapsamında nitel araştırma yöntemlerinden doküman analizi tekniği kullanılmış, verilerin sistematik bir şekilde değerlendirilmesi için MAXQDA yazılımından yararlanılmıştır. Çalışmada yer alan köşe yazarlarının yazıları doküman analizi ile tematik başlıklara ayrılırken nitel veri analizi yazımı ise MAXQDA aracılığı ile incelenmiştir. MAXQDA da veriler, “SCF’nin söylemleri”, “siyasal sorumluluk” ve “partinin kurumsallaşma süreci” gibi konular çerçevede tematik olarak kodlanmıştır. Bu tematik çözümleme sayesinde, Karacan ve Karaosmanoğlu’nun SCF’ye ilişkin değerlendirmeleri, siyasal tutumları ve muhalefet anlayışları arasındaki örtüşen ve ayrışan noktaları ortaya çıkartılmıştır. Analiz sonuçları, Karacan’ın daha eleştirel ve temkinli bir tutum sergilediği; Karaosmanoğlu’nun ise dönemin koşullarına daha duyarlı bir muhalefet anlayışı benimsediği görülmektedir. Yapılan analizler ile Karacan ve Karaosmanoğlu’nun düşünsel farklılıkları ve örtüşen yönleri ortaya çıkarıldığı gibi Türk basının siyasetle kurduğu ilişki ve muhalefet anlayışı tarihsel bir bağlamda değerlendirilmiştir. Böylece Türk basınından İnkılap gazetesinin ve köşe yazarlarının siyasetle kurduğu ilişki ortaya çıkarılmak hedeflenmiştir.
İngiliz Büyükelçisi Sir David Kelly’e Göre Türkiye’de İş, Emek Ve Sosyal Politikalar (1936-1947)
Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi · 2026, Cilt XLII, Sayı 113 · Sayfa: 141-165 · DOI: 10.33419/aamd.1959683
Özet
Tam Metin
Bu makale, II. Dünya Savaşı sonrası değişen uluslararası düzende, Türkiye’nin sosyal politika alanındaki dönüşümünü, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ile olan ilişkileri çerçevesinde incelemektedir. Özellikle 24 Kasım 1947 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirilen ILO bölgesel konferansının ardından, İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi Sir David Kelly tarafından hazırlanan ve İngiliz Dışişleri Bakanlığına sunulan kapsamlı rapor temel alınmaktadır. İngiltere, II. Dünya Savaşı’nın muzaffer bir ülkesi olarak, dünya siyasetine yön vermekte ve Türkiye ile Orta Doğu coğrafyasıyla ilgilenmektedir. Türkiye’deki gelişmeleri yakından takip eden İngiltere, bölgenin değişim ve gelişimine yönelik ciddi katkılar sağlamaktadır. Savaş süresince İngiltere’yle sıcak ilişkiler kuran Türkiye, savaştan sonra da bu sıcak ilişkilerini sürdürmeye devam etti. Türkiye’de görev yapan İngiliz diplomatlar, Türkiye’deki her gelişmeyi Londra’ya rapor ettiği gibi Türkiye’nin iç ve dış sorunlarıyla da yakından ilgilendiler. Bu çalışma tamamen İngiliz diplomatlarınca hazırlanmış raporlara dayanmaktadır. Bu raporda geçen, Türkiye’deki iş mevzuatının gelişimi, sosyal güvenlik uygulamaları ve bu alandaki kurumsal-kültürel dinamikler analiz edilmektedir. Rapor, yalnızca yasal düzenlemeleri değil, aynı zamanda uygulamadaki aksaklıkları, bürokratik yapıyı ve uluslararası normlara uyum düzeyini de ayrıntılı biçimde değerlendirmektedir. Makalede, Türkiye’nin 1936 tarihli 3008 sayılı İş Kanunu’ndan itibaren gelişen sosyal politika anlayışı, grev ve sendikalaşma hakları, kırsal kalkınma girişimleri ve uluslararası normlarla uyum çabaları ışığında değerlendirmektir. Bu doğrultuda nitel bir yöntem benimsenmiş; arşiv belgeleri, diplomatik yazışmalar ve İngiliz Büyükelçiliği yıllık raporu gibi birincil kaynaklar temel alınmış ve incelenmiştir. Çalışma Türkiye’nin sosyal devlet anlayışı doğrultusunda attığı adımları ortaya koymayı amaçlamaktadır. Ayrıca ILO’nun 1947 İstanbul Konferansı’nın Türkiye üzerindeki etkileri ve İngiliz gözlemleri ışığında, Türk sosyal politika yapısının dış gözlemle nasıl değerlendirildiği anlatılmaktadır. Bu bağlamda makale, Türkiye’nin II. Dünya Savaşı sonrasındaki yıllarda sosyal politika yönelimlerinin tarihsel bir değerlendirmesini sunmakta ve bu yıllara ışık tutmaktadır.
Erken Tunç Çağı’nda Kültepe-Kaniş Yerleşiminin Batı Sınırı Üzerine Bir Değerlendirme
Höyük · 2026, Sayı 17 · Sayfa: 19-42 · DOI: 10.37879/hoyuk.2026.1.019
Özet
Tam Metin
Kültepe (eski Kaniş), Kayseri il merkezinin 20 km kuzeydoğusunda, Erciyes Dağı’nın kuzeyinde uzanan ve Sarımsaklı Çayı tarafından sulanan verimli bir ovada yer almaktadır. Kaniş Höyüğü ve Aşağı Şehir olmak üzere iki bölümden oluşan yerleşimin çapı yaklaşık 2,5 km’dir. Bu boyutlarıyla sadece Anadolu’nun değil aynı zamanda eski Yakın Doğu’nun da en büyük Tunç Çağı kentlerinden biridir. Kültepe-Kaniş’te 1948 yılından bu yana sürdürülen kazı çalışmaları, arkeoloji dünyasına eşsiz eserler kazandırmış ve önemli keşiflere yol açmıştır. Doğal ve tarihi yolların kesiştiği merkezi ve stratejik konumu, onu MÖ 2. binyılın ilk çeyreğinde, diğer bir ifadeyle Asur Ticaret Kolonileri Çağı’nda Anadolu’nun en güçlü kent merkezlerinden biri hâline getirmiştir. Bu avantajlı konumu, şüphesiz kentin sadece MÖ 2. binyılda değil, aynı zamanda MÖ 3. binyılda da Anadolu, Mezopotamya ve Suriye arasında uluslararası bir ticaret ve sanat merkezine dönüşmesinde etkin bir rol oynamıştır. Bugüne kadar yapılan Erken Tunç Çağı araştırmaları, anıtsal kamu binalarının bulunduğu höyüğün merkezi kısmına odaklanmış ancak iskân sahasının ne kadar bir alana yayıldığı ve özel meskenlerin olup olmadığı sorusu henüz yanıtlanmamıştır. Bu sorulara cevap bulmak amacıyla son yıllarda höyüğün kuzeyinde ve batı yamacında bir dizi kazı gerçekleştirilmiştir. Bu çalışma, batı yamacı kazılarına odaklanmakta ve 2020-2021 yılı kazıları ışığında Erken Tunç Çağı yerleşiminin yayılım alanını ve kentin gelişim sürecini analiz etmektedir.
Van Ayanis Urartu Kent Sitadelindeki Tanrı Haldi Tapınak Kompleksi Kuzey Mekânları: Bir Ön Değerlendirme
Höyük · 2026, Sayı 17 · Sayfa: 43-64 · DOI: 10.37879/hoyuk.2026.1.043
Özet
Tam Metin
Doğu Anadolu’nun yüksek yaylalarını ve dağlarını kendilerine yurt edinen Urartu Krallığı, en parlak dönemini MÖ 7. yüzyılda yaşamıştır. Argişti oğlu Rusa’nın bu parlak sürecinde gerçekleştirilen imar faaliyetlerinden en önemlilerinden biri de Ayanis Kalesi/Kenti’dir. Ayanis’te 1989 yılından bu yana kesintisiz olarak sürdürülen kazı çalışmalarında birçok yapı grubu açığa çıkarılmıştır. Bu yapı grupları arasında en önemlisi ve en dikkat çekicisi kuşkusuz baş tanrıları Haldi’ye ithaf edilmiş olan Tapınak Kompleksi’dir. Tapınak Kompleksi’ni oluşturan tapınak avlusu, cella, podyumlu salon, tapınak depo odaları ve kuzey mekânlar içerisinde kazısı tamamlanmamış tek alan kuzey mekânlardır. 1997-1998 kazı sezonunda bir kısmı kazılan bu mekânların kazısı tamamlanmadan tekrar üzerleri kapatılmıştır. Tapınak avlusunda gerçekleştirilen arkeolojik kazılar sonucunda, avlunun batı duvarında herhangi bir kapı girişine rastlanılmamıştır. Dolayısıyla tapınak avlusu ile söz konusu avlunun batısında bulunan evsel mekânların tapınak avlusuna doğrudan bir bağlantısı tespit edilememiştir. Kuzey mekânlarda sürdürülen kazı çalışmaları, bu bağlantıya ışık tutacak niteliktedir. 2020 yılında yeni dönem kazılarıyla birlikte yaklaşık olarak 350 metrekarelik bir alanı kapsayan bu bölümde kazılara yeniden başlanmıştır. Anıtsal boyutları ile dikkati çeken bu mekânlardaki kazılar, önümüzdeki sezonlarda da devam edecektir. Kuzey mekânların işlevine yönelik yapılan çalışmalarla birlikte bu mekân diziliminin en batısında yer alan bölümde, evsel mekânlarla ilintili olması muhtemel bazı ipuçları yakalanmıştır. “Kuzey mekânlar” olarak tanımladığımız bu mekân diziliminin kazıları devam etmekte olup bu yayında söz konusu alanın buluntularıyla birlikte bir ön değerlendirmesi yapılmıştır.
Early Evidence for Prehistoric Weaving in Inner Western Anatolia: The Case of Ekşi Höyük
Höyük · 2026, Sayı 17 · Sayfa: 1-18 · DOI: 10.37879/hoyuk.2026.1.001
Özet
Tam Metin
Ekşi Höyük is a Neolithic settlement located in the Upper Büyük Menderes Basin (Inner West Anatolia). Excavations that began in 2015 provide new data regarding the Neolithization process of the region. The findings indicate that the settlement was continuously occupied from the early 7th millennium BC to the mid-5th millennium BC. This study evaluates the data related to weaving within the context of Phase 4 (ca. 6200–6000/5900 BC) of the mound. The typology, spatial distribution, and potential functions of the 57 clay spindle whorls recovered from this phase have been analyzed. The spindle whorls are classified into three main types: spherical, biconical, and depressed/oval (ellipsoid). Spatial analysis demonstrates that the finds are concentrated particularly within apsidal buildings, suggesting that weaving held a significant place in household production. In contrast, it is observed that different production activities are more prominent in quadrangular structures. Finds such as weights, awls, needles, and possible shuttles serve as additional indicators supporting textile activities. Furthermore, it is suggested that clay figurines with painted clothing descriptions from Ekşi Höyük and Hacılar Höyük may indicate the symbolic aspects of weaving.
Tatarlı Höyük’te Ele Geçen Kourotrophos Figürinleri
Höyük · 2026, Sayı 17 · Sayfa: 65-88 · DOI: 10.37879/hoyuk.2026.1.065
Özet
Tam Metin
Eski Çağ toplumlarının kültür ve sanat anlayışının aydınlatılması bağlamında önemli bir yere sahip olan terrakotta figürinler, kalıp yapım tekniğinin öğrenilmesi ile beraber yaygın bir kullanım hâlini almıştır. Bu eserler kült törenleri dışında gündelik hayatın bir yansıması olarak da kullanım görmüştür. Birbirinden farklı konuların işlendiği ve oldukça geniş sayılabilecek bir repertuvara sahip olan terrakotta figürinleri arasında anne-çocuk birlikteliğini konu alan heykelcikler önemli bir yer tutmaktadır. Prehistorik çağlardan itibaren karşımıza çıkmaya başlayan anne-çocuk tasvirleri, Orta Çağ sanatında da kendisine yer bularak uzun süreli bir kullanım geleneğine işaret etmektedir. Çocuk besleyen/büyüten/bakıcısı anlamlarına gelen kourotrophos aynı zamanda anne-çocuk birlikteliğini konu alan figürinleri tanımlamak için de kullanılmaktadır. Helenistik Dönem’de, ayakta veya oturur şekilde betimlenen ve çocuğu farklı pozisyonlarda taşıyan birbirinden farklı figürinlerin varlığı bilinmektedir. Bu makalede, Ovalık Kilikya’da yer alan Tatarlı Höyük’ün Sitadel kesiminde yapılan kazı çalışmaları sırasında ele geçen kourotrophos figürinleri tanıtılmaktadır. Tatarlı Höyük’ün Helenistik Dönem tabakasında açığa çıkarılan bu figürinler, büyük atölyelerin ürünü olmaktan ziyade taşra üslubu ile ön plana çıkmaktadır. Helenistik Dönem’e tarihlenen kourotrophos figürinleri kendi içinde çocuk taşıyan ve çocuk emziren kadınlar olmak üzere iki tip altında incelenmektedir. Helenistik Dönem’e ait yapı katları içindeki konumu ve stilistik özellikleri bakımından irdelenen buluntular söz konusu dönem içindeki kült uygulamalarına ışık tutmaktadır.
Karia Khersonesosu Ölü Gömme Gelenekleri Üzerine Yeni Bulgular: Amos Nekropolisi’nden Bir Podyum Mezar
Höyük · 2026, Sayı 17 · Sayfa: 89-120 · DOI: 10.37879/hoyuk.2026.1.089
Özet
Tam Metin
Marmaris’in yaklaşık 25 km güneyinde, Asarcık olarak anılan bir tepenin üzerinde yer alan Amos müstahkem bir tepe yerleşimidir. Güncel arkeolojik bulgular kent tarihinin MÖ 10. yüzyıla kadar geriye gittiğini ortaya koymaktadır. Amos, tarihi kayıtlarda ilk kez MÖ 5. yüzyılda görülür. Attika-Delos Deniz Birliği’ne üye olduğu bilinen kentin ismi, MÖ 428 yılı Atina Vergi Listeleri’nde bir kez geçmektedir. MÖ 4. yüzyıldan itibaren Rhodos Peraia’sının bir parçası olan Amos, Rhodos’un sosyo-kültürel ve politik etki alanı içerisine girmiştir. Rhodos Peraia’sının merkezini oluşturan Karia Khersonesosu (Bozburun Yarımadası), bu dönem boyunca kendine özgü bir kültür ortaya koymuştur. En belirgin hâliyle kendini ölü gömme geleneklerinde gösteren bu özgün kültüre ait en güncel veriler 2020’de Amos’ta gerçekleştirilen kazılar ile elde edilmiştir. Amos Nekropolisi’nde bir aile mezarında yürütülen kazılar neticesinde Karia Khersonesosu ölü gömme geleneklerine ait önemli bulgulara ulaşılmıştır. Söz konusu çalışma, burada gerçekleştirilmiş ilk bilimsel mezar kazısı olup, bölgenin ölü gömme geleneklerine dair en somut verileri sunmaktadır. On gömü alanının olduğu mezarda hem kremasyon hem de inhumasyon gömüler bir arada görülmektedir. Kremasyon gömülerde ostothekler ve urne kapları kullanılmıştır. Mezarda ölü hediyesi olarak bırakılan unguentariumların yanı sıra, Kharon geleneğini yansıtan çok sayıda sikke ele geçmiştir. MÖ 3. yüzyılda inşa edilen mezarın MS 3. yüzyıla kadar kullanıldığı tespit edilmiştir. Bu makale ile sadece Amos’a değil, aynı zamanda Karia Khersonesosu’na ait ölü gömme geleneklerine yeni ve somut bir katkının sağlanması amaçlanmaktadır.
Beycesultan Bizans Dönemi’ne Dair Yeni Veriler ve Şarap İşliği
Höyük · 2026, Sayı 17 · Sayfa: 175-192 · DOI: 10.37879/hoyuk.2026.1.175
Özet
Tam Metin
Batı Anadolu’nun önemli höyük yerleşimlerinden biri olan Beycesultan Höyüğü’nde, 1954-1959 yılları arasında Ankara İngiliz Arkeoloji Enstitüsü tarafından yürütülen kazılarda Bizans Dönemi’ne ait tabakalar açığa çıkarılmıştır. Üç evreli olduğu belirtilen bu tabakalara ilişkin ayrıntılı bir yayın bugüne kadar yapılmamıştır. Önceki çalışmalarda, 6. yüzyıla tarihlenen bir kilisenin varlığından söz edilmiş; 7-9. yüzyıllarda Arap akınlarının bölgede yarattığı siyasal ve toplumsal istikrarsızlık sonucunda Beycesultan’daki yerleşimin önemini yitirdiği ileri sürülmüştür. Bu değerlendirmelere dayanarak 10. ve 11. yüzyıllarda Beycesultan’da tahkimli bir Bizans yerleşiminin var olduğu da ileri sürülmüştür.
2007 yılında başlatılan yeni dönem kazılarında, yerleşimin Batı Konisi üzerinde 9-11. yüzyıllara tarihlenen, üç evreli Bizans Dönemi tabakaları ortaya çıkarılmıştır. Bu tabakalarda herhangi bir kurumsal yapıya rastlanmamış; buna karşılık çok odalı sivil mimari yapılar ile bunlarla ilişkili sırlı ve sırsız seramikler, cam, metal, fildişi ve kemikten yapılmış çok sayıda küçük buluntu ele geçirilmiştir. İlk ve yeni dönem kazılarının sonuçları doğrultusunda, höyüğün Doğu Konisi üzerinde Bizans Dönemi’ne ait bir yerleşimin bulunmadığı görüşü uzun süre kabul görmüştür.
Yerleşimin Doğu Konisi’nin güney yamacında 2020-2021 yıllarında başlatılan kazı çalışmaları ise bu görüşün yeniden değerlendirilmesini gerekli kılan önemli veriler ortaya koymuştur. Bu çalışmalar, söz konusu alanın en erken 6. yüzyılda bir işlik alanı olarak kullanıldığını, uzun bir aradan sonra 10. ve 11. yüzyıllarda da aynı işlevini sürdürdüğünü göstermektedir. Yerleşimin güney eteklerinde konumlanan bu işlik alanının, Menderes Nehri’nin sağladığı su kaynaklarından yararlanmak amacıyla bu noktada kurulmuş olması kuvvetle muhtemeldir. Özellikle 6. yüzyıla tarihlenen şarap işliği, bölgede günümüzde de önemini koruyan bağcılık geleneğinin erken bir örneğini temsil etmektedir.