828 sonuç bulundu
Dergiler
- Belleten 187
- Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi 126
- Erdem 110
- Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi 109
- Türk Dili Araştırmaları Yıllığı - Belleten 102
- Höyük 88
- Arış 86
- Belgeler 20
Yayınlayan Kurumlar
Yazarlar
Anahtar Kelimeler
- Osmanlı Devleti 27
- Ottoman Empire 24
- Osmanlı 21
- Ottoman 19
- İstanbul 17
Son Dönem Osmanlı İstanbul’unda Başkası İçin Kendi Hayatını Tehlikeye Atmak: Tahlîs-i Can ve Taltifler
Belleten · 2026, Cilt 90, Sayı 317 · Sayfa: 187-228 · DOI: 10.37879/belleten.2026.187
Özet
Tam Metin
Osmanlı İmparatorluğu, müslim-gayrimüslim ayrımı gözetmeksizin tebaasını ve kamu görevlilerini onurlandırmak ve teşvik etmek amacıyla çeşitli madalya ve nişanlar takdim etmiştir. Bu bağlamda 19. yüzyılın ortalarında Abdülmecid döneminde ihdas edilen madalyalardan biri de Tahlisiye Madalyası’dır. “Kurtarma” anlamına gelen tahlisiye kelimesinden adını alan bu madalya, artan deniz trafiğiyle birlikte meydana gelen kazalarda kendi canını tehlikeye atarak başkalarını kurtaran bireyleri ödüllendirmek amacıyla verilmiştir. Madalyanın nizamnamesi ise 1892 yılında, II. Abdülhamid döneminde yayımlanmıştır. Zamanla madalyanın kullanım alanı da genişlemiş, karada gerçekleşen trafik kazaları, yangınlar, doğal afetler, bina ve duvar gibi yapıların çökmesi, hatta nadiren de olsa iş kazaları gibi olaylar sonucunda zor durumda kalanları kurtaranları da kapsamaya başlamıştır. Bu tür fedakârlıklar, Tahlisiye Madalyası’nın dışında, kimi durumlarda İftihar Madalyası ve Beşinci Dereceden Mecidî Nişanı, nadiren de padişahın şahsi hazinesinden ödenen parayla ödüllendirilmiştir. Taltif sürecine ilişkin tahkikat, esas itibarıyla Zaptiye ve Dâhiliye Nezareti tarafından yürütülmüştür. Bu çerçevede düzenlenen arşiv kayıtları, olayın yeri ve mahiyeti ile kazazede ve kurtarıcının kimliği ve durumuna ilişkin ayrıntılar üzerinden işleyen bürokratik süreci ortaya koymaktadır. Söz konusu ayrıntılar, uygulamanın toplumsal ve sembolik işlevlerine dair önemli ipuçları sağlaması bakımından ayrıca dikkate değerdir. Bu yönüyle hem fedakârlık ve yardımlaşma gibi insani değerleri yücelten hem toplumun diğer fertlerini benzer davranışları sergileme konusunda teşvik eden hem de devletin tebaasıyla bağını güçlendiren çok yönlü bir işleve sahip olmuştur.
Hanlığa Giden Süreçte Temücin’in Naymanlarla Mücadelesi
Belleten · 2026, Cilt 90, Sayı 317 · Sayfa: 127-156 · DOI: 10.37879/belleten.2026.127
Özet
Tam Metin
Temücin’in Moğolistan’ı tek bir siyasi çatı altında birleştirme hedefi doğrultusunda yürüttüğü savaşlar, tarihsel bağlamda geniş bir şekilde ele alınmış olsa da bu süreçte yer alan boyların, özellikle Temücin’in yükselişindeki belirleyici rolleri yeterince incelenmemiştir. Moğolistan’da siyasi birliğin sağlanması, Naymanlar, Kereyitler, Merkitler ve Tatarlar gibi güçlü boyların kontrol altına alınması ve bu boyların çeşitli devlet kademelerinde etkin bir şekilde kullanılmasıyla mümkün olmuştur. Bu mücadeleler askerî açıdan önemli olmakla birlikte stratejik anlamda da kritik bir öneme sahiptir. Temücin ile Naymanlar arasındaki mücadele, Moğol tarihindeki güç mücadelesinin önemli bir aşamasıdır. Türk kökenli oldukları anlaşılan Naymanlar, başlangıçta güçlü bir kabile olarak Moğol coğrafyasında üstünlüklerini korumaya çalışmış, ancak liderlik zafiyeti ve iç çekişmeler nedeniyle zayıflamışlardır. Temücin, diplomatik becerileri ve askerî başarıları sayesinde bu durumdan faydalanarak Naymanları yenilgiye uğratmış ve Moğol kabileleri üzerindeki otoritesini pekiştirmiştir. Naymanlarla mücadele, yalnızca Moğolların değil, bölgedeki diğer halkların kaderini de derinden etkilemiştir. Bu süreçte Naymanlar, Cengiz Han’ın yükseliş sürecinde karşılaştığı en güçlü rakiplerden biri olarak Moğol tarihindeki yerini almıştır. Özellikle Tayang Han’ın geri çekilmesi ve Naymanların yok edilmesi, bu hanedanlığın tarih sahnesinden silinmesine neden olmuştur. Ancak Naymanların gücünün tamamıyla ezilmesine rağmen, bazı bireylerinin Moğol toplumunda varlık göstermeye devam ettiği görülmektedir. Bu çalışmada, Temücin’in Naymanlarla olan mücadelelerine odaklanılarak onun Moğolistan’da siyasi birliği nasıl sağladığı ve Moğol İmparatorluğu’nun temellerini nasıl attığı değerlendirilecektir.
Osmanlı İstanbul’unda Müslüman Kadınların Direklerarası’ndaki Eğlence Hayatı (1860-1923)
Belleten · 2026, Cilt 90, Sayı 317 · Sayfa: 263-302 · DOI: 10.37879/belleten.2026.263
Özet
Tam Metin
1720’lerde Damat İbrahim Paşa’nın tarihî Divanyolu üzerinde Vezneciler ile Şehzade Mehmed Külliyesi arasına yaptırdığı, karşılıklı sıra dükkânlardan oluşan arasta, dükkânların önünde yer alan revaklı sütunlar dolayısıyla Direklerarası adını almıştır. Cadde ve yakın çevresini içine alan Direklerarası muhiti, 1860’larda Beyazıt ve çevresinde kümelenen çayhane, kıraathane ve kahvehanelerin öncülüğünde gelişen eğlence ve sosyallik ağının bir parçası olmuş, 1880’lerden itibaren ise tiyatro faaliyetleriyle Suriçi İstanbul’un başlıca eğlence ve gösteri merkezi hâline gelmiştir. Modernleşme ve reform süreçlerinin sunduğu yeni fırsat ve imkânlardan yararlanan kadınlar da cadde boyunca gezintiler ve tiyatro gibi etkinlikler aracılığıyla Direklerarası’nın eğlence ve sosyallik ortamına dâhil olmuşlardır. Osmanlı siyasi otoritelerinin Direklerarası’na dair yayımladığı belgeler ve dönemin süreli yayınlarında yer alan tartışmalar, Direklerarası’nın eğlence kültürüne dair gündemin çoğunlukla Müslüman Osmanlı kadını üzerinden şekillendiğini ve Müslüman Osmanlı kadınının şehir kamusallığında artan görünürlüğünün ahlak, kadın-erkek ilişkileri, giyim-kuşam ve mekânsal ayrışma gibi dinamikler üzerinden yeni gerilim alanları ürettiğini göstermektedir. Bu çalışma Müslüman Osmanlı kadınlarının Direklerarası’nın eğlence ve sosyallik ortamlarına nasıl dâhil olduklarını, ne tür kısıtlama ve engellerle karşılaştıklarını ve dönemin toplumsal cinsiyet normları ile nasıl yüzleştiklerini incelemektedir. Çalışmada kadınların şehir mekânlarında nasıl bulunması ve davranması gerektiğini düzenleyen resmî belgeler, Direklerarası’nın eğlence atmosferini değerlendiren dönemin süreli yayınları ve tiyatro ilanları gibi çeşitli kaynaklar bir arada kullanılmaktadır. Bu kaynaklar, siyasi otoritelerin ve çeşitli toplumsal çevrelerin kadınların Direklerarası Caddesi’ndeki gezintilerine ve tiyatro izleyicisi olarak varlıklarına nasıl tepki verdiklerini ve bu çevrelerin tutum, beklenti ve girişimlerinin kadınların kent deneyimlerini nasıl şekillendirdiğini ortaya koyma potansiyeline sahiptir.
In the Shadow of World War I: Trade in Istanbul Asmaaltı
Belleten · 2026, Cilt 90, Sayı 317 · Sayfa: 303-344 · DOI: 10.37879/belleten.2026.303
Özet
Tam Metin
In the late Ottoman era, Asmaaltı—often referred to as “Istanbul’s pantry” and located next to Balıkpazarı, Tahtakale, and the Egyptian Bazaar—emerged as a vital node within the trade axis connecting the Golden Horn to major commercial centers such as the Grand Bazaar and Galata. This article examines the micro-scale, yet historically significant urban space within the broader context of World War I and the Ottoman Empire’s wartime economic policies. As the war progressed, intensifying economic pressures—exacerbated by the blockade of the İzmir port—amplified Asmaaltı’s strategic role. In response to deteriorating conditions, merchants shifted operations to Asmaaltı and adopted survival strategies such as stockpiling and hoarding. At the same time, the Ottoman state sought to stabilize the domestic economy through interventions such as price controls, anti-hoarding regulations, and export restrictions. These state measures, combined with merchant responses and the effects of the blockade, contributed to a significant restructuring of existing trade networks. Within this framework, the article interprets the era’s widespread speculative practices not as mere opportunism but as expressions of deeper structural transformations within the wartime economy. Ultimately, by focusing on that Asmaaltı played a role in sustaining Istanbul’s economic vitality, the article offers new insights into the transformation of urban commerce during this critical period.
A Babylonian Ration Document from the Hatay Archeology Museum
Belleten · 2026, Cilt 90, Sayı 317 · Sayfa: 1-18 · DOI: 10.37879/belleten.2026.001
Özet
Tam Metin
The tablet with inventory number 11883, which was purchased and brought to the Hatay Archaeology Museum, belongs to an archive discovered at Alalah but now preserved in the British Museum. Access to this archive was provided as a result of the excavations carried out in Alalah (Tell Atchana), thus revealing the Kingdom of Mukiš/Alalah, whose royal center was Alalah (Reyhanlı/Hatay). The tablets obtained from Alalah were accepted as one of the main sources for the Middle and Late Bronze Age of the Eastern Mediterranean geography, along with other archives related to the period, and these tablets were mentioned in the literature as the Alalah Tablets. The content of the cuneiform tablets constituting this archive consisted mostly of commercial documents, royal decree texts, population records, and king lists. To the extent that they were reflected in the tablets, the main goods that shaped commercial life of the time consisted of mines and local productions specific to the Amuq Plain and soldiers, workers, or slaves determined in line with the needs of the palace. The document numbered 11883, which will be discussed here for the first time, has been dated to Alalah Level IV with both grammatical and paleographic features and personal names recorded in the Middle Babylonian writing tradition of Akkadian, the diplomatic language of the period, as far as it can be deciphered. In this study, the transliteration and translation of the text with inventory number 11883 have been made, and the general political and commercial outlook of the level thought to belong to the tablet has been presented. Here, the K/Qadume place name, which is thought to be mentioned in lines 2, 4, and 7 of the relevant text, was also emphasized.
XIX. Yüzyılda Antalya’da Gemi İnşası ve Organizasyonu Üzerine Bir Durum Analizi
Belleten · 2026, Cilt 90, Sayı 317 · Sayfa: 229-262 · DOI: 10.37879/belleten.2026.229
Özet
Tam Metin
Osmanlı dönemi taşra tersanelerinde yapılan gemi tiplerinin tespiti, yapısal özellikleri, kapasiteleri, donanımları ve görevlileri hakkında ayrıntılı bilgi sağlayacak kaynaklar sınırlıdır. XIX. yüzyıl ortalarına kadar çizim, plan, resim ya da harita gibi görsel materyallerin yok denecek kadar az olması, bu konuların aydınlığa kavuşturulmasında karşılaşılan başlıca engellerden biridir. Yerli ve yabancı seyyahların anlatımlarında, nadir de olsa gemilerin yapısal özellikleri ve inşa edilen gemilerin tipolojileri hakkında bazı bilgilere ulaşılabilmektedir. Merkezden gönderilen emirler ya da gemi yapımından sorumlu görevliler tarafından inşa sürecinde tutulan masraf defterleri, taşra tersanelerinin ve burada inşa edilen gemilerin mahiyetini anlamak adına önemli ipuçları sunmaktadır. Ayrıca inşa öncesinde ve yapım aşamasında gerekli malzemelerin veya iş gücünün temininde yaşanan zorlukların yansıdığı merkez-taşra yazışmaları, inşa edilecek gemilerin mahiyeti, ebatları ve kullanılan malzemeler hakkında ayrıntılı bilgiler içermektedir.
Bu bağlamda, Antalya’da gemi inşası sırasında tutulan kayıtlara dayanarak, bu çalışmada Antalya tersanelerinde inşa edilen gemilerin türleri, işçilerin örgütsel yapıları, işçilere ödenen ücretler, gemi inşasının aşamaları, bu süreçte yer alan görevlilerin sorumlulukları ve merkezin bu örgütlenme üzerinde geliştirdiği kontrol mekanizmaları ayrıntılı olarak incelenmeye çalışılacaktır. Böylelikle özelde Antalya’da gemi inşa faaliyetleri aracılığıyla taşra tezgâhlarının yapısal ve işlevsel nitelikleri, genelde ise Tersâne-i Âmire’nin gemi inşasıyla ilgili bu merkezlerde izlediği prosedürler ve süreçler üzerine bir katkı sağlanması amaçlanmaktadır.
Alişbek Aliyev’in “İň Taze Türkmen Elipbesi ve İlki Okuv” Adlı Eseri ve “Yengi Usul Türkmen Mektebi” Adlı Eseri ile Karşılaştırması
Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi · 2026, Sayı 61 · Sayfa: 223-230 · DOI: 10.24155/tdk.2026.272Bakir Cho‘Ponzodaning Turk Tillaridagi Singarmonizmni Chiqarish Haqidagi Fikrlari va Ularning Inkor Etilishi Haqida
Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi · 2026, Sayı 61 · Sayfa: 1-26 · DOI: 10.24155/tdk.2026.264
Özet
Tam Metin
Following Russian colonization, Turkic peoples were subjected to political and linguistic pressure first by the Tsarist regime, Bolsheviks then by Soviet authorites. Systematic efforts were made to Russify their phonetics, alphabets, orthographies, lexicons, and terminology. The reforms emphasized linguistic differences among Turkic languages rather theier common features. The First All-Union Congress of Turkology (Baku, 1926) and the First Plenary Session of the Central Committee for the New Turkic Alphabet (Baku, 1927) addressed issues such as literary language standards, alphabet reform, terminology, and linguistic history. One of the most controversial proposals was the removal of vowel harmony from literary Turkic languages and the reduction of vowel letters in their alphabets. These proposals were strongly opposed by representatives of the Turkic communities, including leading scholars such as Bekir Chobanzade. Despite resistance, Soviet policy led to the elimination of vowel harmony from the Uzbek literary language in 1934, rewducing vowel letters from nine to six. This move, aimed at suppressing a core phonological feature of Turkic languages, reflected broader ideological efforts to erode linguistic unity. This article revists these historical events and undercores the need for a critical reassessment of Soviet-era linguistic reforms and tehir long-term impact on Turkic identity.
Confronting History, Speaking With History: Is the Narrative of the French Revolution in Ali Kemâl’s Fetret Used as a Tool of Diagnosis and Remedy?
Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi · 2026, Sayı 61 · Sayfa: 27-72 · DOI: 10.24155/tdk.2026.265
Özet
Tam Metin
This article offers a Fetret-centered reading of Ali Kemâl’s extended French Revolution discussions as a deliberate political-ethical device rather than an encyclopedic detour. It argues that the novel’s recurrent pauses—moments when narration yields to lengthy debates on Bastille, revolutionary actors, and the vocabulary of “liberty”—constitute a laboratory in which the Second Constitutional Era’s public language is tested. The “Bedîa-i ihtilâl-i kebîr” polemic functions as the key experimental scene: a journalistic text forges legitimacy through a calendrical coincidence (Bastille in July; the Ottoman Constitution in July), romanticizes the Revolution by collapsing Marat, Robespierre, and Danton into a single heroic bloc, and culminates in the refrain “Long live liberty, long live constitutionalism!” Fetret’s critical intelligence lies in showing how such speech acts can aestheticize violence and convert historical analogy into a shortcut of authorization. Selman Bey’s intervention is therefore not a pedantic correction but an ethical diagnosis of public reason. His charge of “fıkdân-ı tetebbuʿ” (lack of disciplined inquiry) and his self-implicating question—“what percentage of us is still free of such stains?”—redefine historical knowledge as an obligation of intellectual life and as a preventive politics aimed at limiting radicalization and purge mentalities. The Danton/Robespierre/Saint-Just triad is read as an analogical map for contemporary positions: Danton figures pragmatic moderation, Robespierre the logic of delegitimating opposition through suspicion, and Saint-Just the rhetoric of extra-legal necessity that suspends judgment and law. In methodological terms, the article mobilizes Ali Kemâl’s Ricâl-i İhtilâl only “in footnote dose,” using it to sharpen Fetret’s implied distinctions without displacing the novel’s central stage. Ultimately, Fetret treats the French Revolution as a medium for diagnosing and treating the moral and rhetorical risks embedded in constitutional politics.
Umudun Fenomenolojik İnşası ve Ontolojik Kırılmalar: Modern Türk Hikâyesinde Piyango Olgusu
Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi · 2026, Sayı 61 · Sayfa: 99-116 · DOI: 10.24155/tdk.2026.267
Özet
Tam Metin
Bu çalışma, modern Türk hikâyesinde sıklıkla karşımıza çıkan piyango, çekiliş ve ikramiye olgularını tahkiyenin merkezine alan hikâyeleri umuda dair fenomenolojik bir perspektifle incelemeyi amaçlamaktadır. Edebî metnin bilincin yönelimselliği ile inşa edilen bir “yaşam dünyası” olduğu varsayımından hareketle, piyango biletinin alelade bir nesne olmaktan çıkıp Husserl ve Ingarden’ın eserlerinde vurguladığı anlamda bilincin kurduğu ve somutlaştırdığı bir “gelecek tasarımı”na nasıl dönüştüğü incelenmiştir. Çalışmanın kapsamını Ömer Seyfettin, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sait Faik Abasıyanık, Cahit Sıtkı Tarancı, Orhan Kemal, Rıfat Ilgaz ve Tarık Buğra’nın seçili hikâyeleri oluşturmaktadır. Hikâyenin içerisinde şans, talih, çekiliş veya piyango gibi olguları kullanmaktan ziyade doğrudan kurgunun merkezine alındığı, metnin bu olgu üzerine inşa edildiği hikâyelerin incelendiği çalışmada metin analizi ve fenomenolojik çözümleme teknikleri kullanılmıştır. Bununla beraber Maurice Merleau-Ponty’nin “dünyada-var-olma” kavramı eşliğinde nesne ve mekân algısındaki dönüşümler takip edilmiş, biletin karakterler tarafından bir “henüz-olmamışlık”ın nesnesi olarak kurgulandığı saptanmıştır. Bu kurgunun gerçeklik düzlemiyle çarpıştığı anda Jean-Paul Sartre ve Martin Heidegger’in kavramlarıyla açıklanan sarsıcı bir “ontolojik kırılmaya” yol açtığı ve özneyi bir “yurtsuzlaşma” tecrübesine mahkûm ettiği anlaşılmıştır. Sonuç olarak incelenen metinlerde piyangonun ve ikramiye olgusunun Türk edebiyatının modernleşme safhası içindeki küçük insan için yapısal bir çözüm sunmayan “sahte bir çıkış” kapısı olduğu ve umudun yıkımıyla birlikte öznenin varoluşsal bir boşluğa sürüklendiği tespit edilmiştir.